23.8.12

fires.



his hands are still shaken, by the touch of your hips.
his lips are still drunken, by the taste of your kiss.
untangle you hair, love. i can't see through these fires.
untangle my heart, love. i'll love you all night.



22.8.12

'cause i know that you feel me somehow.


geleceğe dair klişelerden demetler sunuyorsunuz ya bize,
biz her bir dalı inadımızla inadınıza kurutuyoruz.
söylediğiniz an boşlukta dağılıyor her sözünüz.
küçümsüyorsunuz belki
veya öyle görünmek niyetiniz.
bu siz değilsiniz belli ki.
yazılmış kitaplarınızla,
yazılmamış öykülerinizle,
yollanmamış yazılarınızla 
sizi içimizde taşıyoruz aslında. 
biz tanıdığımız kadarımıza güveniyoruz.
vazgeçmiyoruz.
ve siz de biliyorsunuz ki,
-ne kadar inkar etseniz de-
sizi içimizde taşıyacağız.
sizin bencilliğiniz gitmekse
bizimki de budur.
günün birinde dönecek olursanız
bizi nerede bulacağınızı bilmek de
sizin derinliğinizdir.



20.8.12

take me somewhere nice.


midem bulanıyor. 

ya nişan yemeklerinden ya da klimadan, diyorum. antalya bana hiçbir zaman iyi gelmiyor.

işlerimi toparlayıp dışarı fırlamam gerekirken salondaki koltuğa çakılıp kalıyorum.

kendime kızıyorum. niye, diyorum, bu kadar hassas ki miden.

kusarken ağlarım ben, yine aynı şey oluyor. bu sefer başladı mı durmuyor.

bir yandan üşüyorum.

üzerimdekiler çekiştirecek kadar uzun kıyafetler değil.

kalkıp karşı koltuktaki battaniyeye sarınıyorum.

telefona bakıyorum.

hazır ayaktayken bir kahve yapayım, diyorum. kahvenin bütün sorunları çözme gücüne inanıyorum.

buzdolabını açıyorum. canım yiyecek bir şey istemiyor ki, deyip kapatıyorum.

ışığı açıyorum.

yeni bir diziye başlamanın tam sırası.

yanlış zamanda yanlış yerde olmanın da tam sırası.

battaniyeyi sinek savar olarak kullanıp koltuğa yerleşiyorum.

bir şeyler yazmaya yeltensem de, yeter, diyorum, dizi izle ve kafanı dağıt.

kafamı dağıtamıyorum.

bir peçete daha bırakıyorum dolu kül tablasının yanına.

elim telefona gidiyor.

iki başarısız konuşma denemesinin ardından başa dönüyorum.

bu sefer oluyor.

dördüncü bölümü bitiriyorum.

kahve için tekrar mutfağa geçiyorum.

yine aynı şeyler.

beş.

altı.

ayakta uyuyorum ama uykum kaçık.

yedi.

gözlerimin ağrısına dayanamayıp yatağa gidiyorum.

antalya'ya giderken yanıma almayı unuttuğum defteri çıkartıp bir şeyler karalıyorum.

ışığı kapatıyorum.

sanki göğüs kafesimde bir fil oturuyor, öyle ağır. çok sigara içtim ondandır, diyorum.

telefon çalıyor.

konuşuyoruz.

bu kez yüz üstü yatmayı deniyorum.

beceremeyince kendime kızıyorum, ne diye zorluyorsun ki, diyorum.

koridor boyunca salona seyrediyorum.

her şey bıraktığım yerde. kaldığım yerden devam etmek çok da zor olmayacak, diyorum.

laptop hala sıcak, açıyorum.

insan sesi duymak istemediğimden mogwai'ye sarılıyorum.

midem bulanıyor. kahveden ve sigaradan, diye düşünüyorum. midemde başka ne kaldı ki.

yazmaya başlıyorum. ekranın ışığı yetiyor.

gecenin sessizliğinde, tık tık tık.

sivri sinek kokumu alıyor.

kulağımın etrafında vızıldadıkça saçlarımı karıştırıyorum.

elim telefona gidiyor. huzursuz etmek istemiyorum. bu saatte aranıp ne denir ki.

karanlıkta etrafıma bakınıyorum.

tek düğmeyle arkamda bırakıyorum bilgisayarı.

bir bardak su alıp yatağa dönüyorum.

yatak daha soğuk.

ağustosta üşüyorum.

örtüyü bacaklarıma doluyorum.

bu şehirde artık pikeyle ısınılmıyor, bunu anlıyorum. 


19.8.12

the difference in the shades.


- anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?

bütün hata buradaydı belki de. küçükken bize sorulan bu soru yüzünden sevgiyi tamamen yanlış anladık. bir kere sevgiye derece vermemiz gerektiğini sandık. az sevgi neydi, daha çok nasıl sevilirdi? sevgi ölçülebilir miydi? peki ya anne ve baba arasında yapılması gereken tercihe ne demeliydi? zaten ikisini de sevmeliydik ya, geriye kalanlara ne olacaktı peki? peki ya sevemiyorsak, böyle bir şey dile getirilebilir miydi? bunu nereden bilebilirdik ki küçükken.

bazı şeylerin tanımı yoktur. herhangi bir kategoriye veya derecelendirmeye tabi tutulamazlar. zorla mı, asla. illa kan bağıyla mı, mümkün değil. sonsuza kadar mı, kim bilebilir.

hayata dair ezberlerimizi bozmaya başladığımızda anladık sevginin ne olduğunu. yine de anlatamadık.

susma hakkımızı kullanmaya başladığımızda anladık sevginin ne olduğunu. yine de konuşmaya çalıştık.

yoğunluktur sevgi. bir insana, bir hayvana, bir filme, bir şarkıya... karşı hissedilen yoğunluktur işte. sürekli dokunma, sarılma, öpme, ısırma hissi uyandıran; her seferinde ilk kez izliyormuş, o melodileri ilk kez duyuyormuş gibi heyecanlandıran bir şeydir. tek başına hiçbir anlam ifade etmez fakat. zira sevilen şey 'o olgu' değildir, her neyse, o şeydir. bütün kategorilerden, derecelerden, zorunluluktan, bağlardan, yaştan, renkten, cinsiyetten azade bir özgürlüktür.

ve sevgi, sessizliktir. sorgusuz sualsiz hissetmektedir. hissettikçe yaşamak ve yaşatmaktır. saksıda çiçek yetiştirmek gibidir aslında, bir şeye hayat vermektir yani. kendinin dışında bir hayatı canlandırmaktır.

*

yürürken gölgenize bakın, yanınızda kaç tane sevgi yaşattığınızı, içinizde kaç kişiyi taşıdığınızı daha iyi anlayacaksınız. sevdikçe gölgeniz de büyür çünkü.


13.8.12

everything moves in circles.


bizimkisi sakin sayılabilecek düzenli bir aileydi. akşam yemeklerin beraber yendiği, gündem üzerine yorumların yapıldığı, kalabalıkların çok uğramadığı türden bir hayat. benimkisi de sakin sayılabilecek durgun bir çocukluktu. okuldan gelince ödevlerin yapıldığı, boş zamanların okuyarak/yazarak/çizerek geçirildiği, kalabalıklara fazla karışmayan türden bir hayat. hal böyle olunca duyarlılığım arttı. içine girmek için can attığım hayat sayısı katlandıkça daha çabuk olgunlaştım. kayıtsız kalamadıkça insanlardan uzaklaştım. öğretileri bir bir reddettikçe hayattan soğudum. yine de kendime kaçacak bir yer bulamadım.

belki bir nefeste okunduğunda neden-sonuç ilişkisi kurulamayacak bu denklem, yaşandığı haliyle aslında az bile. 

bir düşün. her sabah evden çıkarak binlerce mutsuz insanın arasından geçip işine gidiyorsun. gencecik çocuklar adlarını bile bilmedikleri topraklarda ölüyor. erkekler kadınlara tecavüz ettikleri için özgür kalıyor. görevi gereği seni koruması gereken silahlar karnında dört delik açıyor. tepedekiler olan biteni şiddetle kınıyor. ve sen yatağına yattığın her gece aslında şans eseri nefes aldığını fark ediyorsun. 

gerçekten farkında mısın? yaşadığın hayat şiddetin ve şansın her gün kıyasıya mücadele ettiği bir savaş alanı aslında. bu 20 sene önce de böyleydi ve hiçbir din ve ideoloji buna bir açıklama getiremedi, getiremeyecek. çünkü insanın olduğu hiçbir yerde iyilik sonsuza kadar mutlu yaşayamayacak. sen çocuk doğurduğunda bu dünya daha güzel olmayacak. hatta o çocuk, hayatı tanıdığı her an daha da çirkinleşecek. kendisini başka hayatlar için ağlarken bulduğunda bu ülkeden gitmek isteyecek. sonuçta yine şiddet veya şanstan birisi galip gelecek.

  

you can't choose what stays and what fades away.


insan yalnız kaldığı zaman daha çok düşünüyor. ve daha çok özlüyor. ve daha çok. her seferinde bir iz kalıyor geriye. özledikçe o izlerin üzerinde parmaklarını gezdiriyor. kemiklerin yerini tutmuyor hiçbiri fakat. 

insan bazı izlerini saklamaya tenezzül bile etmiyor. onlar orada durdukça hep bir nefes hissediyor boynunda. bastırdıkça hatırlıyor. kendi kendine kazıttığı kiminin hikayesini sır gibi tutmayı seçerken kimileriyle de mutlu oluyor istemsiz. gülümsemek kalıyor geriye. 

insan gitmenin ne demek olduğunu, her an gerçekleşebileceğini gördüğünde idrak ediyor. ve daha sıkı sarılıyor. bu zaten dağılacağını bildiğin bir odayı toplamamak gibi. bu seferlik diyor, böyle olsun. 

insan bazen bir şeylerin değişeceğini çok önceden kestirebiliyor. bu sefer içinden bir ses öyle kendinden emin konuşuyor ki aynayla, baktıkça yüzü değişiyor. görebiliyor. gözleriyle çirkinleşmektense elleriyle çoğalıyor. 

insan çoğaldıkça söylenmeyecek şarkılar ve yazılmayacak mektuplar ve okunmayacak kitaplar biriktiriyor. kuşların ölmek için camları kırıp yatak odalarına saklandığı ülkelere kartlar atıyor. 

*

istanbul'da yağmur yağıyor. birinci tekil şahısın bilinmeyen bir yerdeki gelecek zaman hikayesi yazılırken benim ayaklarım üşüyor.

o kızarıklıklar sen kaşıdıkça yara oluyor.


12.8.12

i think it's all about timing.



brenda: i've missed you. through this.
nate: i missed you too. i mean, it's not like i don't know how much being with you changed me. how much it woke me up as a person. i wouldn't be who i am today if i never met you. i certainly wouldn't floss everyday, that's for sure.
brenda: you're keeping up with that?
nate: after every meal.
brenda: you changed me too.
nate: yeah? how so?
brenda: you're the first person i've lost for really costed me something. that's why i haven't been with anyone since.
nate: nobody?
brenda: it's too scaring, the thought of screwing it all up again.
nate: yeah, you'll find somebody.
brenda: that is so not the answer. you know what i think?
nate: about what?
brenda: i don't know. life.
nate: what?
brenda: i think it's all about timing. i think timing is everything.
nate: i think you might be right.

i think we'll be okay here.



mathilda: léon, i think i'm kinda falling in love with you. it's the first time for me, you know?
léon: how do you know it's love if you've never been in love before?
mathilda: 'cause i feel it.
léon: where?
mathilda: in my stomach. it's all warm. i always had a knot there and now... it's gone.
léon: mathilda, i'm glad you don't have a stomach ache any more. i don't think it means anything.

10.8.12

i miss you the most.


hiçbir kadının bütünlüklü bir öyküsü olamayacağını düşünüyorum durmadan. hepimiz bölünüyoruz. bir hikaye diğerini kovalarken başka başka terk edilmelere göz kırpıyoruz. girişi, gelişmesi ve sonucu olmayan cümleler bağlıyoruz birbiri ardına. öykülerimizi artık kuramıyoruz.

ben ellerimle anlatmaya çalışıyorum hikayemi. sürekli hareket ediyorum. çözüleceklerinden korktuğum için, şayet durursam, ceplerimi yokluyorum. ben en çok cepleri olan şeyler giyiyorum. söküldükçe ipliklerini bağlıyorum birbirine. ceplerim olmadığında huzursuzlaşıyorum. şayet durursam, ellerimi koyacak bir yer bulamamaktan korkuyorum. ben ellerimle kuruyorum cümlelerimi. ellerimin yettiği yere kadar ve yalnız el yordamıyla.

uzanıyorum.

gözlerine ne kadar baksam da, ben gözlerimin varlığıyla çirkinleşiyorum aslında. ağladığımı en çok öyle açık ediyorum çünkü.

aslına bakılırsa seninle berbat bir ilişkimiz var. nasıl demeli? biraz klimalı bir odadan yaz sıcağına çıkmaya benziyor. çaresiz. sonsuza kadar içinde kalamayacağın türden. içinde bir yığın hayatın biriktiği. insan bu kadar hikayenin arasında nasıl şarkı söyleyebilir ki?

yorgunuz çünkü. o kadar doluyuz ki deliremiyoruz bile. yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiğinde bacağına kramp girmesi gibi. yine de bir kaşık suda boğulmayı yediremiyoruz kendimize. son nefes sürüklüyoruz kendimizi. ben senin sözlerini kucağıma alıyorum, sen benimkilere başını yaslıyorsun.

acı, yine acı çekme yeteneği olanlara düşüyor. durup, susup, gülümsüyorum. en sonunda bunu yapar çünkü insan. ne bağırmak, ne küfür etmek.

seni seviyorum diyorum, boynunda böcekler oluyor mu?  


5.8.12

#oevdeneleroluyor


bir new yorker, bir barcelonian ve bir parisien bir gün eve çıkmaya karar verirler. aylardır akıllarında gezinen tilkileri serbest bırakıp bir anda kendilerini senelerini geçirdikleri evlerinde koli bantlarken bulurlar. ev arkadaşlığı gibi riskli bir sözleşmenin altına imzalarını atarken bu evin onlara iyi geleceği kartını açarlar masaya. yarı eşyalı bu evi kendilerine benzetmek için raflara dergiler yayılır, içkiler dizilir; fotoğraflar asılır duvarlara. bir metro mesafesindeki işlerinden gelip bahçeye çıktıklarında orada düzenlenecek partilerin planlarını yaparlar. kışın ağaçlara asılacak ışıkları bile hazırdır. arkadaşlar için yemekler pişirilir mutfağında, şaraplar açılır, siparişler verilir. aile bireyleri ziyarete gelir, sevgililer yatıya kalır. şerefe yuvarlanan shot'ların verdiği yetkiye dayanarak sokaklarda dans edilir.


her odasından ayrı bir sesin yükseldiği bu evde, bu birbirinden faklı üç kadın, evin kapısını hep aynı anahtarla açarlar. ve her seferinde yeni hikayeler için dönecektir kilit.

2.8.12

depression 'made in sweden'


bu blog ilk açıldığında sadece bana aitti. sonra, zamanla, parça parça da olsa zincirlerinden kurtuldu ve yazıldıkça paylaşılan bir noktaya geldi. şimdiyse, en azından bir süre, ben yine kendime ait alanımda yazmaya dönüyorum; defterlere. aldığı nefes uzadıkça ve sayfalar çevrildikçe çirkinleşen yazının içine giriyorum. bir süreliğine. 



28.7.12

pinned together, falling apart




istanbul gibi bir şehirde yaşamanın en iyi yönü, şehirden ayrılmaktır. bütün karmaşadan, kaostan ve klişelerden uzaklaşarak hindistan cevizi kokulu güneş kremine bulanmanın paha biçilemez değerini çok yakın arkadaşlarla paylaşmak, bütün sene boyunca kurulan bir hayaldir. ve fakat işler beklediğiniz gibi gitmez ve 1 ay önce güle oynaya aldığınız uçak bileti tam da 5 gün önce tanıştığınız ellerinizde bir saatli bombaya dönüşür. kafanızı boşaltmak için uzanmanız gereken şezlong, kendinizi oradan oraya atmanıza sebep olan bir dikenli teldir adeta. sürekli anlatırsınız, dinlersiniz, konuşursunuz, susarsınız. en yakınınızdan bir çift göze en histerik gülmelerinizi ve tedirginliklerinizi emanet edersiniz. -koca bir hafta nasıl geçecektir ki?- ve susadıkça bira içtiğiniz bodrum'da da işler tahmin ettiğiniz gibi gitmez ve kendinizi, antalya'da, tam da 9 gün önce aşık olduğunuz adama sarılırken bulursunuz. 


- zeynep, ben antalya'ya geldim.


*


13 gündür yaz(a)madım. tatildeyken telefona notlar aldım. taşınırken kafamda bir dövme tasarladım. şu an, sırtım soyulmuşken, bütün koliler açılmışken ve yerine konması gereken tek bir eşya kalmamışken, yani tam da her şey yerli yerinde diye düşünürken everything is not in its right place. çünkü kelimelerimi bir araya getiremiyorum. şu an midemdeki -bundan tam 11 gün önceki gibi- bir kasılma ve boynumdaki bir ağırlıkla, uyuyamıyorum. sıcaktandır diyorlar ama bunun hava muhalefetiyle bir alakası olduğunu sanmıyorum. sonrasının hesabını yapanlar olduğunda kayıt tutmadığımı söylüyorum. duymuyorum. öngörülmesi çok da imkansız olmayan bir dram için hiçbir hazırlık yapmıyorum. çünkü güneşi bir kez doğurduktan sonra gerisi çorap söküğü geliyor. ve tabii ki sonunda, elde ip öyle bakakalıyorsun. kalacağımı biliyorum. ve kelimenin tam anlamıyla, umursamıyorum.


evet, hayat, istanbul'da aşık olduğunuz bir insana antalya'da sarılacak kadar mekansız; 40 gün sonra çekeceğiniz acıyı hiçe sayacak kadar zamansız. hiç beklemediğiniz bir anda da altüst olmaya o kadar müsait ki, geriye anahtarı bırakmaktan başka yapacak hiçbir şey bırakmıyor.


15.7.12

every key has its own story.



yatağa bu kez enlemesine yatıp kafamı sağa çeviriyorum. pencereden gelen serinliği arkama alıp odaya bakıyorum; çekmecenin üzerindeki ingiliz telefon kulübesinden, duvardaki the million dollar hotel afişinden, kitap raflarından, gardırobun yanındaki kutudan, masanın üzerinde dağılmış notlardan geçiyorum tek tek. bu parmaklarımı omuriliğinde gezdirmek gibi. hem tanımak hem vedalaşmak. şu an tam da o eşikteyim. yaşadığım ev ve bu semt. yeni bir hayatla tanışmak için geçmişle vedalaşıyorum.


öğlenden beri içimde düğüm olan geçmişin iplerini çözüyorum bir yandan. bu, unutmak demek değil. kimse vedalaştığı birisini veya bir yeri unutmaz. çekip çıksan da, dakikalarca sarılsan da önünde durduğun her kapının anahtarı bir kavanozun içinde birikir. sen gittiğin yerlere onu da taşırsın. hikayelerindir onlar senin, seni sen yapan satırlardır. günlerden bir gün veya her gün elini daldırıp o kavanoza, başlarsın anlatmaya. kimisi aşınmıştır artık ikide bir ele alınmaktan, kimisi de ilk kez çıkıyordur gün ışığına ta en dipten. hatırladıkça anlatırsın ve -yeniden- tanırsın, geri yerine koyarken vedalaşmak üzere.


salı sabah vedalaşıyorum bu şehirle, kısa süreliğine. ve döndüğümde senelerimin geçtiği bu semtten ve evden taşınmak üzere bir anahtar daha atıyor olacağım kavanozuma. 


*


an'ın hüznünün ve geleceğin belirsizliğinin çıkarttığı o sesi sen de duydun mu? 

10.7.12

sometimes we just need to hear "we", you know?


istanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız yoğun bir tempoya da hazırlıklı olmalısınız. sabah kalkıp insanların arasına karışarak işe gitmek, toplantılara girip görüşmelerden çıkmak, mesaiye kalıp akşam yemeğini ertelemek. şayet çalışıyorsanız benzer bir yoğunlukta ve stres altında haftanın beş gününü bu şekilde geçirmeniz kaçınılmaz. peki bu koşturma tam da böyle sürüp giderken sizi diğer insanlardan ayıran ve hayatı yaşanır kılan ne, hiç düşündünüz mü?


-sana da kahve yapayım mı?
sabah gözünüzün çapağıyla ketıla basarken yaktığınız sigarayı pencerenin önünde, ev arkadaşınızla karşılıklı içmek mi?


-simit ister misin darling?
metro beklerken bir yandan müziğe tempo tutup bir yandan da -istisnasız her sabah- arkadaşa yolu kahvaltıya çıkan mesajlar atmak mı?


-akşam ne yaptın?
kahvaltının yanında çayını içerken bir taraftan da ne olmuş ne bitmiş'in sohbetini yapacak dostluğu yakalamak mı?


-starbucks'a mı gitsek?
öğlene kadar tırtıklanan simit yüzünden es geçilen yemeği bir kahveyle telafi etmek mi?


-çok sıkıldım.
işin gücün yoğunluğundan nefes almak için sandalyenin tekerleklerini masalar arasında dolaştırıp kafa dağıtmak mı?


-akşam hiç eve gidesim yok.
iş çıkışı yapacak bir şey bulmak için zihninin çarklarını çevirmeye başlamışken kendini bir anda içki içerken bulmak mı?


-bi' bira daha içebiliriz bence.
ertesi sabah seni yine aynı temponun beklediğini bildiğin halde eve dönüş saatini umursamaksızın yanındaki insanlarla vakit geçirmek mi?


sen, eğer bir tanesine bile "evet," diyorsan, hayatını başkalarıyla paylaşmayı seven bir insansın demektir. istanbul'da yaşıyor olman bir noktadan sonra sadece seçenek fazlalığını getirecektir beraberinde, onun dışında aslında diğerlerinden farklı değilsin demektir. yani gün içinde yaşadığın yoğunluk seni diğerlerinden üstün kılmıyordur. zira zor geçen bir günün ardından içeceğin bir bira bile bütün yanlışları götürmeye muktedirdir. çünkü yorgunluğunu sandalyenin sırtına asıp çıktıktan sonra, bir arada olduklarınla, hayat sana güzeldir. ve o hayat, sandığın kadar da zor değildir. hayat, sen onunla didişmezsen şayet, aslında çok da basittir. altında hiçbir şey aramaman gereken cümleler kadar sadedir. neyse o'dur. şayet ne istediğini biliyorsan, hayat öznesi gizlenmemesi gereken basit bir cümledir.


peki hayatla yazılan bu hikayenin kahramanları yani özneleri kimlerdir? ister ailenle yaşıyor ol ister evini arkadaşlarınla paylaş, ister eve yalnız dön ister geceni kalabalıklarla geçir, ister beş saat sonrasından bahset ister on sene sonrasının hayalini tasvir et, kurduğun her cümle bir özne barındırır içinde. ve peşi sıra takip eden her yenisiyle, sen bir hayat inşa edersin kendine. kimleri dahil edip kimleri dışarıda bırakacağını noktalama işaretleri ayırır ve sen kaleme aldığın bu hikayede başkalarının sıfatlarıyla, zarflarıyla ve zamirleriyle karşılarsın bir sonraki paragrafı. ben yerine biz'e, sen yerini siz'e, o yerini onlar'a bırakır. dolayısıyla hayat, kimi zaman da çoğul kurulması gereken bir cümledir.


hayat, karşınızdakini yenmeye çalıştığınız bir oyun değil, aklınızın iplerini duygularınıza bağlayarak kaleme aldığınız bir hikayeyken yalnızlığınızın arkasına saklanarak bencilliğinizi haklı çıkartmaya çalışmak, cümleleri devirmekten başka bir işe yaramaz. zira istanbul'da hayat, ancak "biz" deme cesaretini gösterdiğiniz zaman yaşanır kılınır.    



7.7.12

people puzzles



insanları ne kadar iyi tanıyoruz? hayatımızdaki insanları gerçekten tanıyabiliyor muyuz? ilk kez karşılaştığımız birisine karşı hissettiğimiz duygular zamanla değişirken, aslında değişen ne oluyor? birisine dışardan bakmakla içini görmek arasında geçen sürede aslında ne yapıyoruz? biz insanları gerçekten tanıyabiliyor muyuz?


şu an hayatınızda olan insanları bir düşünün. nasıl tanıştığınızı hatırlıyor musunuz? ilk kez nasıl konuşmaya başladınız? ilk nerede görüştünüz? yanınızda kimler vardı? üzerinizde ne vardı? müzik hala kulağınızda mı? her şeyi hatırladığını iddia eden bir insan bile, hayatındaki herkes için bu soruların tamamına doğru cevap veremeyecek kadar normalleştirmiştir geçen zamanı. "aynı mahallede büyüdük." "orta okulda ön sıramda oturuyordu." "caddebostan toplaşmasındaydık." "aynı şirkette çalışıyoruz." her şeyi olağan çıplaklığıyla tasvir etmek için fazla genel, yine de belli bir kalıcılığı olması açısından ziyadesiyle önemli. peki bu insanları ilk gördüğümüzde şu an hayatımızda oldukları yerde konumlanabilecekleri aklımıza gelir miydi? cevap veriyorum, hayır.


kim 5 yaşındayken aynı topun peşinde koşturduğu insanla aynı masada rakı içebileceğini öngörebilir? veya aynı okulun beton zeminini arşınladıktan seneler sonra aynı evi paylaşabileceğini söyleyebilir? onlarca insanın arasından yanına bağdaş kurduğu insanla daha sonra aynı şezlongda fotoğraflanacağını düşünür? günaydın'la başlayan sohbetlerin "belli, bir şey olmuş,"a dayanacağını sezebilir? hiç kimse. peki insanlar bu noktaya gelebilecek ilişkileri nasıl inşa ederler? 


bakmakla görmek arasındaki fark tam da bu noktada devreye giriyor zira çevremiz ilkiyle değil ancak ikincisiyle bağlandığımız insanlardan oluşuyor. biz buna tanımak diyoruz. ve yine başa dönüyoruz, insanları gerçekten tanıyabiliyor muyuz?


bulmaca çözmekle arası iyi olanların bile zorlanacağı bir iş insanları çözmek. kimse, hiçbir zaman, karşısındakini tam olarak tanıyamıyor. iyi veya kötü, bir sürprizle karşılaşılması hakkı her daim saklı kalıyor. deri değiştiren yılana hayranlık besleyen insan da zaman içinde değişiyor. "bazen ben bile kendimi tanıyamıyorum," demesi tam da bundan kaynaklanıyor. tanınırlığı ise en içten geliyor. kemiklerine işlemiş olan karakteri, derisi ne kadar değişse de, aslında bütün kodlarını deşifre ediyor. kimsenin ertesi gün ne olacağının veya hissedileceğinin garantisini veremeyeceği hayatta bir çeşit güven duygusu şekilleniyor. ilişkiler güvenin getirdiği rahatlık ve aynı orandaki sorumluluk çerçevesinde, mantığın ve duyguların üzerinde -çoğu zaman ne ara olduğunu anlamadığımız bir anda- yerli yerine oturuveriyor. ve hayat devam ediyor.


yine de hayat her zaman bu kadar kusursuz işlemiyor. bazen senelerinizi geçirdiğiniz bir insan, günün birinde, pat diye, kötü bir sürpriz yapıp kapıyı çekip çıkıyor. buna kısaca, "yanlış tanımışım," deniyor. bazen de kendinizi duygularınıza öyle kaptırıyorsunuz ki tanıdığınızı sandığınız insanın yanında aslında yalnız olduğunuzu fark edemiyorsunuz bile. bu gibi durumlarda emek verdiğiniz bir insan, bir türlü, kemiklerine kadar ulaşmanıza izin vermiyor. dolayısıyla hiçbir şey yerli yerine oturmuyor. ve hayat devam ediyor.


*


bulmaca çözerken soldan sağa cevapladığımız her doğru soru, yukardan aşağı inerken bize bir kapı oluyor aslında. bilmediklerimizi atlasak da bir süre sonra doğru kelime için ayrılan boşlukta beliren harfler bizi doğruya yaklaştırıyor. insan, hiçbir zaman tamamlanmış bir bulmaca olmayacaksa da hepimiz en az boş kutuyu bırakmak için uğraşıyoruz aslında. 


5.7.12

so hard to swallow.


- doydum.

standart bir insanın günde ortalama iki kez kurduğu tek kelimelik bu cümle aslında bir sınır. yemeğe karşı, belirsizliğe karşı. hayata karşı.

tabağımızdakiler arkamızdan ağlamasın diye yüksek tuttuğumuz doyma eşiğimiz, yediklerimiz ne kadar lezzetli olursa olsun, sınırına yaklaştığı oranda rahatsız edici olmaya çok yatkın. yemeğin tüm keyfini kaçıracak bir mide bulantısını beraberinde getirmesi açısından aslında geçilmemesi gereken bir eşik.

karşımızdaki anlamasın diye içimize attığımız tüm duygularımız, hissetiklerimiz ne kadar yoğun olursa olsun, karşılığını bulmadığı oranda rahatsız edici olmaya çok yatkın. sevgi denen şeyin tüm naifliğini zedeleyecek bir iç sıkıntısını beraberinde getirmesi açısından aslında cevaplanması gereken bir soru.

düzenimiz bozulmasın diye tolere ettiğimiz tüm davranışlar, yapanı ne kadar seversek sevelim, devam ettiği oranda rahatsız edici olmaya çok yatkın. yaşananların tüm büyüsünü bozacak bir huzursuzluğu beraberinde getirmesi açısından aslında üstesinden gelinmesi gereken bir sorun.

ne istediğini bilmek ve kek gibi kararlı olmaksa tüm bunlara karşı geliştirebilecek bir panzehir aslında.

*

hazır hava güzelken pencereyi açık bırakıp yat bence.

3.7.12

bush - letting the cables sleep.mp3


anatomik olarak dirençli olduğunu anlamanın yolu hiçbir şeyden değil ama mideden geçiyor. tükettiğin besinlere ve alkole olan dayanıklılığın aslında bir yerde senin rüştünü ispatlama yöntemin oluyor. "gittiği yere kadar," diye tabir edilen mesafe uzadıkça sen de yaş alıyorsun ya, daha bir dik duruyorsun. içilmemesi gereken o son kadehe kadar sayıyorsun ya, ertesi gün hatırlayacak kareler biriktiriyorsun. peki gerçekten böyle mi, yani tüketemediğin besinler arttıkça ve sarhoş olma eşiğin aynı seviyede saydıkça daha mı güçsüz oluyorsun? peki sadece yiyip içmek mi mideni harekete geçiren? yoksa mide sandığın şey aslında pimi çekilmiş bir bomba mı?


benim mideme karşı bu kadar duyarlı olmam tam da en güçsüz olduğum döneme denk geliyor. '04 yazı. yemek yemeden, ağlama krizleri eşliğinde geçirilen günler. sonuç? alerjilerin yanı sıra yenebilecek şey sayısının minimuma düşmesi. kronik sancılar. duygusal her iniş çıkışın karşılığını ağrı olarak göstermesi. nokta.


peki bugüne gelirsek... nasılsa dokunuyor diye çoğu zaman yemek konusunda ilkokul çocuğu gibi seçici davranma. şaşırtıcı olsa da alkole karşı dayanıklılık. ve her duygu değişiminin gelip bir de mideyi yoklaması. bir akşam yaptığın bir konuşma sonrası gece güç bela daldığın uykudan uyanıp kusmak gibi mesela. veya bir akşam yapman gereken bir konuşmayı ertelemek zorunda kaldığında taş yutmuş gibi ağırlaşmak gibi. tabi aşık olduğunda yiyecek hiçbir şeyi kabul etmeyen bir yumruk gibi aynı zamanda. hepsi geliyor ve tek bir noktada çörekleniyor. 


ister tenekeden olsun, isterse incecik bir zarla tutsun birbirini, yediklerin veya içtiklerin değil, içine attıkların kadardır midenle kurduğun ilişki. zira üzüntünü ve sevincini yansıttığın bir tek miden kaldıysa geriye, bir durup düşünmek ve konuşmak, içindekilerden bir temiz arınmak gerekir. 


1.7.12

bare and dirty feet, dirty bare feet.




çocukluğumuza dair hatırımızda kalan en eğlenceli anlar -özellikle yaz tatillerinde- eve toz toprak içinde döndüğümüz anılardır. ya boş bir arsada çekirge toplamaya çalışırken çimlerde sürünmüşüzdür, ya son sürat yokuş aşağı giderken bisikletten düşmüşüzdür, ya da bir topun peşinde koşarken tozların içinde almışızdır soluğu. tüm bunlar olurken biz hem gelecekte gülümseyerek hatırlanacak yaralara -gerçek yaralara- kavuşuruz hem de eve girdiğimiz an, "doğru banyoya!" talimatıyla suyun altına yollanırız. kanla karışık kahverengi su aktıkça üzerimizden biz ertesi günün heyecanlarına kapılırız.


ve derken büyürüz...


artık ne çekirge toplayacak arsa kalmıştır yazlıkta, ne zincirini tamir edecek bisiklet ne de top oynayacak boş sokaklar. evden okula/işe koştururken dinlenme fırsatı bulduğumuz her insana yara izlerimizden bahsederiz. yüzeydeki belli belirsiz izleri heyecanla anarken içimizde açılan yaraların kabuklarını kaşırız bir yandan. yine de sokağın kapısını üzerimize kapatıp ayakkabılarımızı çıkarttığımız an, yere yalın ayak basmaktan kendimizi alamayız. banyoda akıp gidecek olan iki damla kir bile mutlu eder bizi böylece. üzerimizde olmasa bile hayatın tozunu toprağını en azından ayaklarımızın altında hissetmeye devam etmek için terlik giymeyi reddederiz. 


ve yine bu yüzdendir ki oturmak istediğimiz zaman yer ayırt etmeksizin çimeni de taşı da aynı samimiyetle kabul ederiz. denize giderken terliklerimizi yanımıza almasak da tabanlarımızı yakan sıcağa eyvallah deriz. üzerimiz güneş kremine, kuma, toprağa bulanmış, çantamızda ıslak havlu eve dönerken kilidi çevirdiğimiz kapıyı otel odası zannederiz. çünkü biz hayatı tatilde gibi yaşar, evde çıplak ayakla gezeriz. 

26.6.12

everything.everyone.everywhere.ends.


insan statik bir canlı değildir; aksine hareket halinde olan, ordan oraya yürüyen, bir hayattan diğerine, bir hatadan öbürüne koşturandır. sürekli bir yer değiştirmeden ibaret olan anlarındaysa toplayan, dağıtan, yapan, bozan, yerine koyan, yerinden edendir. bu yer değiştirme olayının vücut bulduğu olguysa -genel anlamıyla- taşınmak'tır. peki nedir bizi sürekli yerimizden edip yepyeni yerlere sürükleyen taşınma hali? durup dinlenmek varken neden hep bir elimiz bavuldadır? bir şehirde, bir evde, bir elde geçirilen son gece ne hissettirir insana? bir insan sürekli taşınmaya ne kadar dayanıklıdır?

taşınırken -duygusal ve/veya fiziksel- bir şeyler yer değiştiriyor. sense değişime yetişmeye çalışıyorsun. kimi zaman terk etmek zorunda kalıyorsun olduğun yeri. ellerini ceplerine sokup arkana bakmadan devam etmeye çalışıyorsun. çünkü bakarsan, geri dönmeye çalışırsan cam kırıkları ayağına batar -daha önce battı- biliyorsun. alacaklarını bile içerde bırakıp kendini kapının dışında buluyorsun. bu sırada seninle birlikte içindekiler de yer değiştiriyor. içi boşaltılmış bir hayata adım atıyorsun. gücünü toplamadan önce, ampulü bile takılmamış bu odada oturuyorsun öylece. yerin tozu üzerine bulaşıyor. her hücrene işliyor boşluk. huzursuz, öylece oturuyorsun. ve bir gün olduğun yerden kalkıp silkeliyorsun üzerindeki ölü toprağını. pencereleri açıp havalandırıyorsun bir temiz içini. istemeden de olsa kendini bulduğun bu hayatı kendine benzetmeye çalışıyorsun. kitaplarını yerleştiriyorsun raflara, fotoğraflarını asıyorsun mandallara. anılarının tozunu alıp tüm ağırlığınla bırakıyorsun kendini yatağa.

kimi zaman da sen gidiyorsun. vakti geldiğini hissettiğin anda başlıyorsun toplanmaya. bu kez ellerin kıyafetlerini katlarken buluyor kendini. eşyalarını koliliyorsun, tek tek tozlarını alıp kitaplarının fotoğraflarını yerleştiriyorsun sayfaların arasına. bazı şeyleri de geride bırakıyorsun, anılarınla vedalaşıyorsun. için ferah. kapıyı usulca çekip arkandan, çıkıyorsun. yoluna devam edecek olmanın verdiği hafiflikle bırakıyorsun kendini yatağa.

taşınmak, yeni sorumluluklara gebe bir viraj aslında. hayatına yeni kapılar açan keskin kırılma noktaları bir yerde. ve sen ne kadar bir fil kadar yalnız olduğunu söylesen de -ki zaten herkes öyle- bir yerinde, bir şekilde aksini gösteren işaretler yakalıyorsun göz ucuyla da olsa. arkadan kapıyı kapatan, kolinin kapağını bantlayan, pencerenin tozunu alan, arkasından kapıyı kapattığın hep başka bir el var hayatında. ve taşınmak, duygusal ve/veya fiziksel olarak tazelenmek aslında. neden yaşandığını hiç unutmayacağın, yine de yepyeni bir hayata uzandığın keskin bir viraj. 





 

21.6.12

gel ve boynumda saklan.



hiçbir zaman sayılarla ve sayısalla arası iyi bir insan olmadım. öğrencilik yıllarımda fen derslerini 1,5'tan 2'yle geçmek en büyük hobimdi. eşit ağırlık bölümünü seçmemdeyse edebiyatın katkısını yadsıyamam. aksi durumda ne mi olurdu, hemen söyleyeyim: "merhaba, ben anatomi derslerini kaçırmayan tıp öğrencisi, büyüyünce adli tıp uzmanı olacağım." evet, bu kadar net. paralel hayatım için böyle bir olasılık pekala mümkünken halihazırda yaşadığım hayatta bu durum kendini, korkarım ki, kemik fetişizmi olarak gösterdi. 

bu biraz da ulaşmakla alakalı aslında. insan çok tuhaf bir varlık. neye nasıl tepki vereceği, kimi nasıl seveceği asla kestirilemiyor. kimisiyle yüz yüze gelmekten kaçınırken bir başkasının gözlerinin ta içinde bakmadan duramıyorsun. yolda yürürken birisine temas etmekten son derece rahatsızlık duyarken bir başkasına sarılmaktan kendini alamıyorsun. bakmak ve dokunmak istediğin insanlarınsa içini görmek istiyorsun, her formuyla. 

kişiliğini ve karakterini gözlerinle okuyorsun. jestler ve mimikler sana pek çok şey anlatıyor aslında. yeri geldiğinde konuşmadan, şıp diye, bir bakışta anlaşacak noktaya geliyorsun kimi zaman. ve tanıdıkça karşındakini, içini okuyorsun. gerçekten görebiliyorsan eğer, zaten bakmaktan kendini alamıyorsun. 

dokunmaksa bambaşka bir tanışıklığa işaret ediyor. ruhuna belki ama, en çok da derinin altına ulaşmaya çalışıyorsun. temas ettiğin kemikteki her kıvrım bir iz bırakıyor, o izleri takip ederek yolunu buluyorsun. en basiti, el. -parmakları ne kadar uzun, bilekleri ne kadar ince- bir ressam edasıyla dolaşıyorsun eklemlerin üzerinde. veya omurilik. kendini açık etmeye enseden başlayan yirmi dört kemiğin hepsini tek tek ve birdenbire arşınlıyorsun bir gezgin gibi. örneğin, leğen kemiği. genişliğine ve derinliğine kapılabiliyorsun tehlikeli sularda yüzer gibi. ama en çok da köprücük kemiği. nasıl ki boyun, insan vücudunda saklanılabilecek en naif bölgeyse, köprücük kemiği de seni koruyacak bir duvar gibi.

bir insanı tanımaya başladığın yer kelimelerdir. baktığında gördüklerinin bir yansımasıdır en içten gelerek ağızdan dökülen sözler. bir insana en yakın olduğun yerse köprücük kemiğidir. onun içine açılan güvenli bir kapıdır boynunda bıraktığın her iz.     

18.6.12

Ajandanızda yer açın: Pozitif Günler*


Kışın kasvetli havalarında hafta sonu kadar kısıtlı bir süreye sıkıştırılan programlar yerini “İş çıkışında/dersten sonra ne yapalım?”lara bıraktığından beri evin yolunu bulamaz olduk. Montlar yerini gömleklere, botlar yerini havadar ayakkabılara bıraktığından beri kendimizi daha hafif hisseder olduk. Günler uzadığından beri saatin farkında olmaksızın alışveriş yapmasak da sokaklara, yemek yemeyecek olsak bile bir içkilik sohbetlere daldık fütursuzca. Günlük yorgunluğumuzu ofis sandalyemizin sırtına asıp plazalardan, arkadaştan aldığımız ders notlarını çantaya atıp sınıflardan çıktığımızdan beri İstanbul’un altını üstüne getirmeye başladık. Eğer siz de havalar ısındığından beri evlere sığamayan, balkonlardan taşanlardansanız Haziran’ın 25’inden 28’ine ajandanızda mutlaka yer açın çünkü Pozitif Müzik bu dört akşam boyunca planlarınıza ortak olmaya son derece kararlı görünüyor. Evet, Pozitif Günler başlıyor!

25 Haziran’da önce Gotye’nin “Somebody That I Used to Know” parçasına yaptıkları cover’la Youtube’da 100 milyonun üzerinde hit almayı başaran Kanadalı grup Walk Off the Earth, ardından 80’lerin ünlü new wave ve punk parçalarına yaptıkları bossa-nova cover’ları içeren ilk albümleriyle dünya çapında büyük yankı uyandıran Nouvelle Vague,  özel kabare şovu “Dawn of Innocence” – Masumiyetin Doğuşu- ile kışkırtıcı ve seksi şovuyla izleyicilerle buluşacak.

26 Haziran’da kırmızı halıdaki post-modern stiliyle de adından sıkça söz ettiren Jessie J, ilk kez Türk izleyicisiyle buluşacak. Çıkış sarkışı olan “Do It Like a Dude” ile ilk hafta İngiltere listelerinde üst sıralara çıkmayı başaran İngiliz şarkıcı, ardından yayınladığı 2. single’ı “Price Tag”i hep bir ağızdan söyleteceğe benziyor.

27 Haziran gecesi ise üzerinden iki sene geçmesine rağmen dinlendiğinde hala ilk günkü etkisiyle dans etmenizi sağlayan “Je Veux” şarkısını seslendiren Zaz sahnede olacak. Efes Pilsen katkılarıyla yeniden Türkiye’ye gelen Fransız şarkıcı, romantik ve bir o kadar da neşeli bir gece geçireceğinizin adeta garantisini veriyor.

28 Haziran’da ise Garanti Bankası sponsorluğunda gerçekleştirilecek olan Metronomy ve Two Door Cinema Club konserleriyle Ada havası İstanbul’a taşınacak. Sadece yüksek enerjileriyle değil sahnede kullandıkları ışıklarla görsel olarak da unutulmaz bir performans sergileyen Metronomy’nin ardından indie rock’ı synthler ve elektronik öğelerle yoğunlaştırarak sunan Kuzey İrlandalı Two Door Cinema Club, bitmek bilmeyen enerjilerini İstanbulluların üzerine yaymaya hazırlanıyor. 

Siz siz olun, “Ertesi gün iş var,”, “İki gün sonra sınavlarım başlayacak,” bahanelerini bir kenara bırakın. Hatta bir adım daha atın, rutininizden sıyrılın ve kendinizi müziğin tartışmasız sonsuzluğuna teslim edin. Hala bilet almadıysanız Biletix’in gişesini veya sitesini ziyaret edin ve 25-28 Haziran’da öncelikle kendinize söz verin: Pozitif Günler’le müziğe doyacağım!

Biz sözümü tutacağız, sizi de bekleriz!



* bu yazı 18.06.12 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

14.6.12

looking for a breath of life


istanbul'da yaşıyorsan sıcağa tüm gücünle göğüs germen şart. hele bir de çalışıyorsan ve tatil denen şey senelik iznin kadar kısıtlıysa, bu şehri daha çok basmalısın bağrına, yoksa sağ çıkamazsın sonbahara.

zaten alışkınsın ya sürprizlere, bir sabah şehrin ana damarlarından ikisinin üç aylığına kapalı kalacağını öğrenebilirsin mesela. arabanı ve metrobüsü at o zaman bir kenara, vapur özlemini gidermek için ideal bir bahane değil mi sence de?

zaten dirençlisin ya her şeye, bir sabah yutkunamayarak ve burnun akarak uyandığında, "çivi çiviyi söker," diyip yepyeni bir dondurma deneyebilirsin pekala. iki gün sabreder sonra yine devam edersin duşunu sabah alıp kendini sokağa atmaya.

zaten bir şekilde hızına ayak uydurmaya çalışıyorsun ya, zaman ve mekan dinlemeden katılmalısın organizasyonlara. "ertesi gün iş var," demeksizin git konserlere, "onca saat nasıl dayanırım?" diye endişelenmeksizin katıl festivallere. aksi takdirde çok pişman olacağından eminsin aslında sen de.

zaten manzarasında kendini kaybediyorsun ya, içine gir o manzaranın baya baya. al yanına en sevdiklerini, yanlarında en 'sen' olabildiklerini ve atla tekneye. bikini içinde, kaptan nereye demirlerse. mangalda balık üstü güneşlenirken uyuyakalma tadından mahrum kalma.

zaten ömrün sürekli yollarda geçiyor ya, hafta sonlarını yaşanır kılacak mesafelere yolculuk etmekten kaçınma. şile, ağva, kıyıköy, bozcaada ve hatta cunda. ne kadar yakın o kadar sakin/hareketli, buna değer, unutma.

*

bodrum-antalya hattında geçecek olan bir haftanın bana yetmeyeceğini bildiğim için, bu yaz, istanbul'u her yönüyle nefes alınır bir yer haline getireceğime inanıyorum. ve inanınca oluyor, biliyorum.

11.6.12

papatya suyu


hiç ananeni başka bir hayatta düşündüğün oldu mu? yani onun senden ve annenden çok önce, mesela ilkokula giden bir çocuk veya sevgilisiyle buluşup elele yürüyen genç bir kadın olduğu hayatı. annenin siyah önlükle okulunun ilk günündeki halini veya mini etekle bir arkadaş evindeki partideki halinin fotoğraflarını gördün belki ama peki ya ananen? ben düşündüm ve gözümde hiçbir şey canlandıramadım. 

hatice hanım, ananem. üç tane daha torunu olmasına rağmen dünyaya sadece benim ananem olmak için gelmiş gibi bir düşünce var aklımda. yani o kadın, sadece bunun için yaratılmış olmalı. bana gözü gibi bakmak, dünyanın en güzel yumurtalı ekmeğini ve mantısını yapmak, "zenoş" demek için.

hiç bıkmadan anlatılan bir hikaye vardır. annemlerin ben 2,5 yaşındayken tatile gittikleri ve döndüklerinde bronzlaştığı için annemi tanımayarak ananeme sarılıp kucağından inmediğim anın hikayesi. işte anane böyle bir şeydir benim için, annedir aslında bir yerde. ilkokul boyunca her yaz tatilini yanında geçirdiğim, o mantı açarken yanında durup unlara bulandığım, deniz kenarına gittiğimizde şişen ayağını kumlara gömdüğüm, bitlendiğimde saçlarım kesilmesin diye beni dizine yatırıp hiç şikayet etmeden onları temizleyen, papatya sularıyla tarayan yeşil gözlü kadın.

ve yıllar içinde o yeşil gözlü kadının yaşlanmasına tanık olmak, her ameliyatında elini tutup ağlamak, rahatsızlandığında koskoca bir acaba'nın gelip içine oturması... 

hayatı anlamak için ölümle yüzleşmek şart, evet. ama yaşlanmak gerçekten çok acımasızca. tüm bencilliğinle sevdiğin insanların, belki ertesi gün olmayacakları fikrine kendini alıştırmaya çalışmaksa geçmek bilmeyen bir mide ağrısı gibi. hayatın ölüm gibi bir sürprizi de içinde barındırdığı gerçeğini bilsen de onu en yakınındakine yakıştıramıyorsun ya bir türlü, işte o en zoru.

10.6.12

to things we didn't say


as hamlet said to ophelia, "god has given you one face and you make yourself another."

nefes aldığımız her an hayata karşı direniyoruz aslında. düpedüz hayatta kalmak için savaş veriyoruz. ciddiye al veya alma, bizler yaşamak için önce kendimizle savaşıyoruz. sürekli kendimizle çatışmıyor muyuz? aslında biz kendimizle barışmaya çalışıyoruz. kimi duygularını koyuyor masaya, kimi aklının iplerine asılıyor sonuna kadar. aslında her şey korunmak için. her şey, kendimizi hayattan korumak için. bu yüzden sürekli anlatıyoruz, dinliyoruz, seviyoruz, susuyoruz, itiraf ediyoruz. peki hiç mi yalan söylemiyoruz? hiç mi bir şeylerin arkasına saklanıp inkar etmiyoruz? kaçıp saklanmıyoruz? biz hayatta kalmaya çalışırken aslında, kendimize yeni bir hayat yaratıyoruz. kendimize sakladığımız benliğimizin önüne bir başkasını yerleştiriyoruz. peki bunu yaparken aslımıza ne kadar sadık kalıyoruz? aynaya baktığımızda gerçekten kimi görüyoruz?

pandora, zeus tarafından kendisine hediye edilen ve fakat kapalı kalması gereken kutuyu açtığından beri hepimiz ortalığa saçılan kötü özelliklerden nasibimizi alıyoruz. her sabah rüyalardan soyunup, egomuzu bir zırh gibi kuşanıp atıyoruz eşikten adımımızı ta ki uyku üstümüzü örtene kadar. her gün yeni dikenler çıkartıyoruz başkalarına batırmak üzere. ve her gece eve ellerimiz kan, üstümüz başımız toprak içinde dönüyoruz. 

çünkü anlatmıyoruz, dinlemiyoruz, sevmiyoruz, yalan söylüyoruz, inkar ediyoruz. aksini yaptığımız an, kendimizi açık etmekten korkuyoruz. ya maskemiz düşerse diye, ait olmadığımız hayatlar yaşıyoruz. bizler, hayatta kalmak için aslında, birbirimize zarar vermekten başka hiçbir şey yapmıyoruz.

gerçekten yapmıyor muyuz? zaaflarımızı ve zayıflıklarımızı hiç mi deşifre etmiyoruz? sabah aynaya baktığımızda gördüğümüz yüzü başka kimlere gösteriyoruz? içimizi göstermekten korkmuyoruz? kimlere dokunduğumuzda ellerimiz kanamıyor? kiminle konuştuğumuzda üzerimiz temiz kalıyor?

peki ya kelebek? sandığın dibindeki tek iyi şey, ümit. ona ne oluyor? 

kutudan saçılanları tek tek yerine koymaya başlayınca dağılıyor aslında bütün bulutlar. zırhla değil, olağanca zayıflığınla çıkıyorsun o kapıdan. aklın ve duygularınla karşılıyorsun hayatı. iplerini gevşetip kartlarını tek tek açmaya başlıyorsun. korksan da, insanların seni 'sen' olarak görmesine izin veriyorsun. kızsan da, arkasında durmaya devam ediyorsun ağzından ve kaleminden çıkanların. üzülsen de, kaçmak yerine, "inanırsak olur bence," diyebiliyorsun.

artık diyebiliyorsun. ve işte o zaman bir ayna kadar net oluyorsun.