27.10.13

Belki biraz da morfin sülfat.*


Bir labirent düşün. Kendinle başlayıp, kendinde bitirdiğin bir labirent.

Beyin kıvrımlarından bağırsaklarına, kanın, suyun ve oksijenin ulaştığı tüm hücrelerinden geçen bir labirent.

Zihninin tüm dehlizlerinden geçip seni en derine, içine ulaştıran bir labirent.

Çözmek için tükemmez kalemi kağıda koyduğun an tekrar kaldıramayacağını bildiğin; dünyanın tüm çirkinliği, tüm yanlışları, tüm yalnızlığı, tüm hataları, tüm çürümüşlüğü ve üzerine sinen tüm o ölüm kokusu ile çözmeye mahkum olduğun bir labirent.

Tükenmez kalemin imkansız pürüzsüzlüğünü geri alamayacağın ve bu yüzden, sırf bir kullandığın tükenmez kalem yüzünden, geçtiğin yolları hiçbir zaman unutamayacağın bir labirent.

Çözümün gerçekliğine ancak labirentin duvarlarını yıktıktan sonra ortaya çıkan çizginin derinliği ile kavuştuğun bir labirent.

Yıktığın her tuğlanın tozu ile yıkandığın, o her tuğlayı yıkmak için kaldırdığın kazma derin su toplayana kadar avuçlarına sürtündüğü oranda, yanmaya her an hazır bir labirent.

Doğduğu andan son nefesine kadar ölüme bulaşmış, kumaş parçalarına sarılmış, toprağa bulanmış; üzerinde kusmuk lekelerinin olduğu, kurumuş kanın kesik yollar oluşturduğu, kanayan yaraların asla kabuk bağlamadığı bir hayat labirenti düşün.

Konuştuğun tek gerçek dostunun kağıttan bir kurbağdan, duyduğun tek gerçek sesin kalp atışından, kulağında yankılanan tek gerçek çağrının, Daha!dan, hissettiğin tek duygunun ölümden ibaret olduğu bir labirent.

Havaya karışan tüm azot ve oksijeni parçalarına ayırarak teker teker bedenindeki her hücreye hapsettiğin, zihnindeki tüm anıları parçalarına ayırarak teker teker hafızana kazıdığın ve sadece çıkışa ulaştığın zaman başına dönebileceğin bir labirent.

Gitmenin, her zaman başlanan yere dönmek demek olduğu ve fakat başlanan yerin hiçbir zaman aynı kalmadığı bir labirent.

Dokunmanın, dokunulmanın, konuşmanın, iletişim kurmanın, hayal kurmanın ve hayata karışmanın bir anlam ifade etmediği; tüm bunların sadece çığlıkları, acıyı, kusmayı, baş dönmesini, kaosu ve linçi doğurduğu bir labirent.

Kurtulmanın tek yolunun, yolun sonuna geldiğini anladığın an, en başından beri ördüğün duvarları teker teker yıkmak olduğunu bildiğin bir labiret.

*

Hakan Günday, Daha ile, kendi ördüğümüz labirentte tükenmez kalemimizi kırmamızı salık veriyor.


Hakan Günday, Daha

417 s., İstanbul, 2013.


* bu yazı 27.10.2013'te trendus.com'da yayınlanmıştır.

19.10.13

tides.


içine at.

bulduğun her şeyi içine at ki büyüsün.

içine attığın her şeyi kendinle büyüt.

içinde büyüttüğün şeylerden kendini doğur.

yeniden.

içine attıklarından yeni bir sen doğur.

doğduğu andan itibaren sana benzemeyen bir sen yarat içinde.

sana benzemeyen yeni senler büyüt içinden.

aynadaki yansımanda kendini gör.

hiçbir zaman sana benzemeyecek yansımana bak aynada.

içine attıklarına bir bak yansımanda.

içinde büyüyüp yeni senler doğuran çürümüşlüğüne bak aynadaki yansımanla.

sonra kır bütün aynaları.

ellerin parçalanana kadar kır bütün yansımalarını.

kus bütün içindekileri.

için temizlenene kadar çıkart içinden ne var ne yoksa.

dök bütün kuru derini.

pul pul olan kurumuşluğunla yüzleş ve aklan.

aklını kalbine bağla ve yola çık.

yolla konuş.

yolla sus.

yolla unut.

yolla hatırla.

yolda çıkart bütün kıyafetlerini.

bütün içindekileri dök yola.

şeritler aksın saçlarının arasından.

sonra kısacık kestir saçlarını.

parçalanmış ellerini dola boynuna.



ara sıra yak bütün evlerini-ve çıkıp seyret.


15.10.13

sometimes i don't know whether to laugh or simply kill myself.


günün sonunda, kafalar yastığa konduğunda, her insan kendi bencilliği ile yatıyor, yatışıyor, sevişiyor ve uykuya dalıyor. rüyalarda dikilen yaraların kabukları ertesi sabah da kaşınmaya devam ediyor.

tüm güzelliklerin ve iyiliklerin sonuna nokta konan her an, yeni ve bambaşka bir kötülük ve çirkinlik doğuruyor. inanmakta ve bakılmakta güçlük çekilen her yeni yüzle bütün aynalar tekrar kırılıyor.

durulması beklenen bir suya atılan her yeni taşla dalgalanıyor ruhlar, ve mavilik hiçbir zaman o kusursuz tonuna kavuşamıyor. gerçeğin önüne filtreler, dokular ve dokunuşlar geçiyor.

kimse kimseyi o en saf ve temiz haliyle sevemiyor; her zaman bir pürüz, hep bir tedirginlik ve tereddüt bölüyor geceyi. sonsuz beyazlığın kapısından nefessiz kalınarak dönülüyor.

arabaların yol çizgisine paralel olarak seyrettiği her gidiş, ani bir fren sesiyle kesiliyor. gitmek hiçbir zaman bir çözüm olmuyor. 

uçağın tekerleklerinin piste değdiği her yolculuk, yalnızlık ile başlayıp yeni mesafelerle son buluyor. bulunulan yer ve an, hiçbir zaman son olmuyor.

ev denen o dört duvar yeni sırları ve yeni itirafları ortalığa döküp yeni gözyaşları ve yeni karamsarlıklar doğuruyor kendi içinden, kendi içine. ölüm bile kendi iç hesaplaşmalarını koyuyor karşısına sessizce.

kötü ne kadar kendini aklamaya çalışırsa çalışsın, hep daha kötü ve daha çirkin bir yüzü ile yüzleşiyor. akıttığı yoğun sıvılarına bulanıp, alamadığı keskin kokusunda boğuluyor.

yüksek tondan konuşan her ses, kendini haklı çıkartamayacak olmanın çaresizliği ile titrerken, olabildiğince acımasız ve alabildiğine gaddar oluyor. kısılan çığlıkların yerini siyaha bağlamış göz bebekleri alıyor.

ısınan hava ile tanınmayacak hale gelen eller, dokunduğu her bağa yabancılaşıyor ve uzaklaştıkça soğuyor. damarların sayıldığı her beden, titreyerek sığınıyor başka ve yabancı bir eve.

içte büyütülen her insan ve özlem, gerçeklikten uzaklaşarak başka boyutlara taşınıyor. zaman ve mekandan kopuk vedaları ve var oluşları büyütüyor kendi içinden, kendi içine. gerçek olamayacak kadar büyük bir sevgi ve sağ bırakmayacak denli kırık kemikler kalıyor geriye.

mecburi bir hayat yaşayanlar mutsuz yaşlanıyor. ve mutluluk hiçbir zaman bireyden bağımsız düşünülemiyor. 

herkes, günün sonunda, kendi bencil uykusunda ölüyor.


5.10.13

one of those days.


sonsuzluğun bir hayat birimi olduğuna inanıyordu. 

yatıp göğe uzandığında içinde kaybolduğu yıldızların ve o yıldızlardan hiç sönmeyecekmişçesine yayılan ışığın; 

çevresine ve boya kalemlerine baktığında gördüğü renklerin ve o renklerle yaratabileceği yeni dünyalar boyayacağı yeni renklerin;

sayfalarını çevirdikçe yeni satırlar keşfettiği kitapların ve her kitapla aklına düşen yeni soruların; 

küçükken beline kadar düşen ve ilk bukle kesildikten sonra bir daha hiç dalgalanmayacak bal rengi saçlarının;

karanlıkta kalmak pahasına göğsünde uyuttuğu yavru bir tavşanın soluk alıp verişlerinin;

nefessiz kaldığı bir sabaha karşı içinden çekip çıkarttıkları çocukluğun ve yerine yerleştirdikleri acının;

omzuna kazıdığı adam uyurken dokunduğu çıkık köprücük kemiğinin ve giderken arkasından baktığı dar merdivenlerin;

hiçbir zaman ortasını bulamadığı iyiliğin ve kötülüğün, değişeceğini düşündüğü ve fakat değişmeyeceğini bildiği iyinin ve kötünün;

çiçek yetiştirdiği apartman boşluklarından sızan siyahın ve beyazın;

hep sonsuzluğa uzandığını düşünüyordu. 

zamandan ve mekandan bağımsız olarak teker teker parmak uçlarına bağladığı her ipin sonsuza kadar kendisiyle birlikte dolanacağına inanıyordu.

beyin kanaması geçirdiği için bir daha eskisi gibi konuşamayacak bir insanın aklından geçen kelimelerin nerede bitip kalp krizi geçirdiği için bir daha eskisi gibi hissedemeyecek bir insanın ruhundan geçen duyguların nerede başladığını düşünüyordu. her şey sonsuzsa ve hiçbir şey sona ermeyecekse neye ve nereye evriliyordu? bir daha hiçbir zaman çocuk olamamak demek ışıkların sönmesi, renklerin kuruması, soruların cevapsız kalması, tavşanların ölmesi, acının kabuk bağlaması, aşkın çürümesi, kemiklerin kırılması, kötünün iyiyi yenmesi, her yerin griye boyanması ve sonsuzluğun yitmesi demekti. o zaman sonsuzluktan geriye ne kalıyordu?

sayı saymayı ve kendini sevmeyi unuttuğu için artık her şeyin bir sonu olduğuna inanıyordu.

cumartesiyi pazara bağlayan sabahların şarkıları gibi sadece uzanıyor ve uzuyordu. zamandan ve mekandan bağımsız olarak, zamana ve mekana dağılıyordu. ölümden döndüğü ve ölmekle ilgili tüm hesabını kapattığı için, parmak uçlarıyla sızıyordu hayata. "an," diyordu sadece, "olan biten tek şey an. her şey an'da saklı ve o an olabildiğince sonsuz."

sonsuzluğun tanımı an'daydı ve o masallara inanmazdı. 


22.9.13

it's just that sometimes, time's, so slow.


hiç kimse, hiçbir kelime ve hiçbir ev birisine ait değil. sonsuz boşlukta yaşanan algıda kırıcılık anları, birini diğerine bağlayan. belki de bunun farkında olmak bizi en çok üzen, kıran, kızdıran, hayal kırıklığına uğratan. 

yaptığımız tek şey, havada asılı duran insanları, kelimeleri ve evleri geçerken üzerimize geçirmek. içinden çıkamadığımızda içimizi çıkartmak. iki adım sonra boğazımızı sıkan tişörtün yakasını kesmek. dökülen kirpiklerimizi bir kavanozda toplamak. yavaşlayanı arkada bırakmak. gelmeyene gitmek ve fakat ulaşılamayacak kadar uzak olmak. mesafeleri mekandan ve zamandan ayırmak. ortalığı, tekrar eski haline getiremeyecek kadar dağıtmak. tek başına altından kalkılamayacak kadar büyük ve üstesinden gelinemeyecek kadar gürültülü bir kaos yaratmak. yerçekimsiz ortamda saksılarca çiçek yetiştirmek. ve hiçbir zaman gerçekten, tamamen temiz kalamamak. hiçlikten devasa bir varlık yaratmak.

kimse, kimseye ait değil. ve bizi en çok yoran da bunun farkında olmak.

14.9.13

anne, ben barbar mıyım?*



Her geçen gün karşımıza çıkan her şeyi ele geçirme, yağmalama, talan etme ve kendimize benzetme gibi bir çaba içine giriyoruz. Ve dünya gittikçe çirkin, deforme, uzlaşılmaz, ulaşılmaz, bozuk ve onur kırıcı bir hale bürünüyor. Kendimizi o kadar çok seviyoruz ki, her şeyi sadece ve sadece kendimiz için yapıyoruz. Kendimize alan açmaya çalışırken etrafımızı yerle bir ediyoruz. Arkamıza bile dönüp bakmıyoruz. Verdiğimiz zararı yine kendi lehimize çevirmek için her şeyi daha çirkin, daha deforme, daha uzlaşılmaz, daha ulaşılmaz, daha bozuk ve daha onur kırıcı bir hale büründürüyoruz. 

Etrafımızdaki renkleri önce griye boyuyoruz. Kimliksizleştirdiğimiz her söz, roman, şiir, şarkı, resim, fotoğraf ve heykel için kendi rengimizde bir kılıf dikiyoruz. Sarıyı, turuncuyu, kırmızıyı, pembeyi, moru, maviyi ve yeşili oldukları parlaklıkları ile değil de en gri halleriyle özümsüyoruz. Farklı olan her şeyin içini boşaltıyoruz.

Aynada gördüğümüz yansımamızdan kör olup karşımıza çıkan her farklılığın gözünü oyuyoruz. Münzevileri, serserileri, haydutları, anarşistleri, devrimcileri, şair ve sanatçıları birer biblo gibi diziyoruz aynanın önüne. Üzerimize en yakışanı yanımıza alıp öyle çıkıyoruz sokağa. Sokak, bilinmediği için korkulan, korkulduğu için kırılan, kırıldıkça özünden uzaklaşan, özünden uzaklaştıkça kendini kaybeden binlerce parçaya bölünüyor. Ve biz, üzeri paramparça hayatlarla kaplı betonda sadece kendi yansımamızı görüyoruz.


Şair Lale Müldür’ün aynı adlı kitabından alıntılanan başlığı “Anne, ben barbar mıyım?” ile 13. İstanbul Bienali bugün kapılarını açtı. Politik bir forum olarak kamusal alan fikrine odaklanan bienal, sanat ve edebiyat ilişkisini merkezine alıyor. Aynı zamanda ‘barbar’ terimiyle, ‘öteki’leri anlamak için öğrenmemiz gereken veya ‘gelecek dünya’yı anlamlandırabilmek için keşfetmek zorunda olduğumuz yeni ve bilinmedik dillere işaret ediyor.

Sanat pratiklerinin farklılıklarının yine bu farklılıklar yoluyla ön plana çıktığı, yine de hiçbirisinin birbirinin önünü kesmediği bir ütopya tahayyül ediyor. Üzerinde her rengin kendiliğiyle var olduğu beyaz ve üzerine sürüldüğü her rengi kendine benzeten siyahın keskinliğine inat, tekil ve özel her formun birbiri arasındaki geçişliliği ile birbirini tamamladığı bir dünya kuruyor. Farklılıkların bir aradalığının aynı havayı soluduğu kamusal alanı, bilinen ve bilinmeyen her hücresiyle bir araya topluyor. Katmanlı ve fakat birbirinin üzerine binmeyecek kadar hafif, bir o kadar da katı ve temas edilebilir bir kapsayıcılıkla içine alıyor. 

Hayatın griliğine inat, her rengin özde bir noktaya temas ettiğini imleyen sergi, muhafaza ettiği eskinin üzerine yenilerini kurarak çözen bir geleceğe vurgu yapıyor. Var olanı, olduğu gibi özümseyen bir dünyanın da pekala dönebileceğini gösteriyor. 

** 

İçinizi dışınıza çıkartmak yerine, kendinizi içi-dışı-bir bir kristalden görmeniz dileğiyle.


* bu yazı 14.09.2013 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.


12.9.13

her şeyi konuşmak zorunda değiliz.


sonbaharın gelişine sevinmek sanıldığı kadar basit değil; hiçbir zaman da olmadı. çift kişilik yatakta tek kişilik yorganla uyumaksa hep cesaret işiydi ve hep öyle kalacak. gölgesinde dinlendiğin ve saklandığın ağaçların gökyüzüne dönmesi, gecenin karanlığını hatırlatacak. her zaman hatırlattı. boyalarının arasında kaybolup yeni karanlıklar yaratsan da, hiçbir zaman o gecenin rengi tutmayacak. hiçbir zaman tutmadı.

olan her kötü şey, seni bir sonrakinin daha kötü olacağına hazırlıyor. ve göründüğü kadar gerçek olmayan her şey, moral bozuyor. birbirimize yakın durmak için her seferinde aynı yalanları söylüyoruz. ve hiç yapmadıklarımız yüzünden utanıyoruz. tutamadığımız sözler vermek bizi daha güçlü hissettiriyor.

hiç bulunmadığımız yerlerde mutlu olacağımızın hayalini kuruyoruz. ancak her evin penceresi yok, ve el sallayamadan gidenlerin arkasından bakmak sanılandan daha zor. uzakken parlayan her şeye yakından bakıyoruz, ve bir tavşan körlüğünde sarılıyoruz en uzaktakine.

kimse kimseye ait değil. ancak bazıları kırmak nedir bilmiyor, sadece yok ediyor. ve sahiden dağılırsa, tekrar toplamak imkansız hale geliyor. her şey geçiyor, izler kalıyor. "anlıyorum," diyeninse anlamadığı çok açık. çünkü 'anlayış' yazıldığı gibi yaşanmıyor.

sadece gecenin rengini aklında tutanlar soğuk, rüzgarlı, düşünceli ve kopuk bir şekilde yansıtıyor karşısındakini. sonbaharda yıldızlar daha net görünüyor. koca bir göğün ağırlığını taşımak, bilinmeyeni daha mavi kılıyor.

bazen her şey 'uyuyunca geçer'ler yüzünden.


24.8.13

watch me dance like a puppet, you can almost see the strings.


üzerini değiştirir gibi geçiyor hayat.

havaların ısınmasıyla ne kadar azalırsa azalsın yükün, hep aynı şeylerin arkasına saklandığını hissetmeye başladığın an, kendini çıplak gibi hissediyorsun. en savunmasız ve en zayıf olduğun anda yakalıyor seni kırıklık. zaman ne kadar geçmek bilmezse, o kadar uzun sürüyor yaşadığın sarılmışlık hissi. ve ne kadar ince giyinirsen giyin, sürekli ve sürekli olarak kurtulmak istiyorsun parçalarından. birer birer eksiltip fazlalıklarını, tanıdık bedenini görmeye çalışıyorsun.

kat ve kat giyinmeye başladığın havalarda, ısınmanın bir şekilde yolunu bulmaya çalıştığın karanlık günlerde ise daha çok kayboluyorsun. üzerine binen her yükle, yazı daha çok anımsıyorsun, yazın getireceği ağırlığı göz ardı ederek. sonsuz ve sınırsız bir döngü içinde, kendini en kısır ve en ağır hissetmeye başladığın anlarda ise elin hep yeni aldığın bir elbiseye gidiyor. uçmanın getireceği özgürlük hissini en çok bu zamanlarda özlüyorsun.

üzerini değiştirirken bir kenara fırlattıklarını toplamakla geçiyor hayat.

çamaşır makinasının içinde unutulduğu için defalarca yıkanan, defalarca aşınan bir çorap teki gibi, kenarda köşede bıraktıklarının günün birinde nasıl da yıpranmış olduğunu görüyorsun. yaşadıkların, anlattıkların ve anımsadıkların gün yüzüne her çıktığında daha çok eskiyor ve artık üzerine bile oturmuyor. alınmasının üzerinden seneler geçmiş bir tişörte bakıp, üzerindeki tozları ve anıları birer birer temizleyip geri yerine kaldırmak yerine bir kenara ayırıyorsun. bir daha hiçbir zaman giymeyeceğin şeylerin ortalıkta olması yerine, sürekli giydiğin şeyleri etrafa saçmak daha katlanılabilir kılıyor hayatı. bildik, anlaşılmış ama hiçbir şekilde kabullenilemeyecek bir kaosun içinde yaşamak, olağanlığın ve düzenin önüne geçiyor. imkansız ve uzak olan, her zaman daha çok seviliyor.

üzerini değiştirirken bir kenara fırlattıklarını topladıktan sonra ortalığı daha çok dağıtmakla geçiyor hayat.

gecenin karanlığının sabaha çaldığı aydınlıklarda uyanıp, yarı uyur yarı uyanık, kuruyan ağzına inat, bulunduğun kalabalıkta gördüğün rüyayı hatırlamaya çalışıyorsun. aklına gelen her kare için ayrı bir sayfa açıyorsun not defterinde. değişen her yaprakla birlikte eski anılar canlanıyor gözünün önünde. ve gelecek günlere olan merakın, geçmişin belirsiz yaşanmışlıklarının gölgesinde kendisine yeşerecek bir yer arıyor. apartman boşluğuna kafanı uzattığın her an, yetiştirmeye çalıştığın çiçeklerin ne kadar çelimsiz olduğunu görüp bahçede kurumaya bıraktıklarınla göz göze geliyorsun. değil yıldızları gökyüzünü bile göremeyecek kadar çekiyorsun yorganı üzerine. pencereden sızan soğuğa karşı burnuna kadar örtüyosun uykunu. kalbinin atışını parmak uçlarında hissettiğin an hissediyorsun yaşadığını. sevgiyi, ayrılığı, hayal kırıklığını, özlemeyi, gitmeyi, inadına kalmayı ve yeniden sevmeyi anlıyorsun.

*

ellerini kirletmediğin bir hayat yaşadığını düşün, gerçekten mutlu oldum diyebilir misin?

13.8.13

it's just bones.


bazen düşünüyorum, olur da bir yere gidecek olursam yanıma ne alırım diye. tüm geçmişi tek bir seferde hatırlatacak ne olabilir mesela?

kitaplar mesela. hiç yazılmamış, hiç basılmamış ve hiç okunmamış olabilirler mi geride bırakırsam? veya yanıma almaya kalksam, nasıl kalkarım o yükün altından? her okuyuşunda bambaşka cümlelerin altını çizdiğin kitapları bir düşün, hangisinden vazgeçebilirsin mesela?

peki kıyafetler? hiç tasarlanmamış, hiç dikilmemiş ve hiç giyilmemiş olabilirler mi geride bırakırsam? veya yanıma almaya kalksam, hangi elerim aralarından? her giydiğinde bambaşka anları anımsadığın kokuların sindiği kıyafetleri bir düşün, hangileri arkanda kalır mesela?

ya fotoğraflar? hiç çekilmemiş, hiç basılmamış ve hiç bakılmamış olabilirler mi geride bırakırsam? veya yanıma almaya kalksam, hangilerini sıkıştırırım çantama? her baktığında bambaşka yüzler düşündüğün fotoğrafları bir düşün, hangilerini yok sayabilirsin mesela?

veya biletler? hiç alınmamış, hiç yırtılmamış ve hiç saklanmamış olabilirler mi geride bırakırsam? veya yanıma almaya kalksam, hangilerini yerleştiririm cüzdanıma? her gözüne çarptığında bambaşka melodiler duyduğun biletleri bir düşün, hangisini solmaya mahkum edebilirsin mesela?

*

hiç beklemeden, hiç bahane üretmeden ve tek başına da gidebilirsin aslında. peki birkaç kitap, bir iki parça kıyafet, arkasında tarih yazan fotoğraflar ve belki bilet, şarj aleti, diş fırçası, kimlik, masadaki bozukluklar yeter mi tüm hayatını ortaya dökmeye? hiçbir şey hatırlamamak pahasına, hepsini geride bıraktığını bir düşün. yaşananları unutabilir misin? unutabilecek kadar gidebilir misin mesela?



9.8.13

hayatı anlıyorum, sadece kabullenemiyorum.*


Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.

Çürüme, özü görüp, özden yükselip ve özden uzaklaşıp kusurlarla tanışmayla, bu kusurları reddetmeyle ve fakat tüm kusurlarına rağmen bulunulan noktaya hapsolmayla başlar. Ne kadar ileri, ne kadar yukarı ve ne kadar yere paralel gidilirse gidilsin; merdivenlerden ve divan altlarından ve apartman çatılarından öte zihinsel gelişme, çürümeyi de beraberinde getirir. Çünkü insan kusurludur, ilişkiler kusurludur ve aile kusurludur. Bunu fark eden her kimse, o yaşından itibaren çürümeye mahkumdur.

Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve büyür.

Fizik yasalarının aksine insan, ruhen ve zihnen kendini tükettikten sonra anlamaya, anlatmaya ve anlamlandırmaya başlar. Anlatmanın çok da zaruri olmadığı bu içsel çözülme, yine içsel bağları bir araya getirmeyi ve kendi kaosunu yaratıp onun içinden çıkmanın yollarını aramayı da beraberinde getirir. Tünelin sonundaki ışığın rengi ise halet-i ruhiyenin kimyasından ibarettir. 

Herkesin delirmek için bir nedeni vardır, bu onu haklı çıkarmaz.

Kimse tünelin sonunda gördüğü ışığın rengi saç rengine uymuyor diye çürümüşlüğünden ve özünden vazgeçmez, hatta bunu bir kusur olarak saçına takıp sokaklara çıkar, odalara kapanır, Boğaz Köprüsü’nden atlamayı düşünür; yine de o renkten vazgeçmez. Işık çubuklarıyla gözleri bir kez kamaşan bir kişi, bir daha asla eskisi gibi olmaz. Ve bunu bildiği için de hiçbir zaman mutlu olamaz. İnsanı büyüten ve aynı zamanda çürüten tam da budur; hayatı anlamak ve kabullenememek.

Ortalama uğursuzluktaki günlerini mutsuzluklarını kanıksayan ve daha büyük bir şeyin peşinden koşmayı akıllarından geçirmeyen ebeveynleriyle sevgisizliğin bir duygu olarak yer ettiği bir evde, sanki hiç 5 yaşında değilmiş ve fakat hep 5 yaşında kalacakmış hissiyle geçiren Alper Kamu, mutlu hikayelerin bir zamanı olduğunu ve bu zamanın gece olmadığını bilir. Kendine bir hayrı dokunmadığını düşünerek kendini dünyayı kurtarmaya adarken bir yandan da bir yanlışın dönüştüğü çok bilinmeyenli denklemi çözmeye çalışır: Çok gelişmiş bir çocuk mu, az gelişmiş bir cüce mi yoksa sadece bir kabus muydum?

Bütün aşkların küllendiği, bütün babaların öldüğü, bütün hikayelerin bittiği noktada büyüyen çocuklardan sadece bir tanesinin bu yıkıntıların nöbetini tutması gerekir. Sen, ben, o ve Alper Kamu da gölgesini kaybeden her insan gibi gölgenin kendisine dönüşür. Işığın olduğu yerde karşı çıkılmaz biçimde var olan gölgeler hayatın anlamını saklar. Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıklar, yüzler, en çok da yüzler ve zamanın ölü doğmuş çocukları birikir karaltıların içinde. Ve o karaltıların içindeki büyümeyen çocuklar, birbirlerine saçlarına taktıkları ışık çubuklarının renklerinden tanır.


* bu yazı 09.08.2013 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.


30.7.13

i was still surprised when i caught your eye after all this time.


katı olan her şeyin buharlaştığı, duygusal olan her şeyin çürüdüğü, yeni olan her şeyin kirlendiği zamanlarda, "özledim," demek imkansız hale geliyor.

isimlerin, sıfatların, zamirlerin ve fillerin oldukları yerde sarsıldığı, başlangıçla bitiş arasındaki o pürüzsüz ve kaygan tabakanın üzerinde yürümek imkansız hale geliyor.

kimsenin bilmediği ve kimsenin girmediği sokaklarda, kimsenin sevmediği ve kimsenin istemediği insanlar arasında ışık çubuklarına tutunmak imkansız hale geliyor.

yolun yerini yere bıraktığı, anılardan başka hiçbir şeyin insanı mutlu etmediği; aynaya bakınca kendinden başka her şeyi görmeye başladığın, yalnızlığınla seviştiğin, ve herkesin kaybettiği noktada bir şey yapmak imkansız hale geliyor. 

sen boynundaki böcekleri öldürüyorsun birer birer, bense enseme soğuk su tutuyorum.

yine de geçmiyor.


22.7.13

geçmişi özledikçe ensesine soğuk su tutanlar için.*


Önceki hayatımızı unuttuğumuz ve halihazırda yaşadıklarımızı özellikle ve inadına zihnimize kazıdığımız bir dönemden geçiyoruz. Önceden okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz, yazdığımız ve çizdiğimiz ne varsa, hepsini bir kenara bırakıp hayatı yeniden, ilk kezmişçesine yaşıyoruz. Sokakta gördüğümüz yüzlere daha dikkatli bakıp, kelimelerimizi daha ince ve sakınmadan seçiyoruz. Sanki bundan 2 ay öncesi VCR kasetlere kayıtlıymışçasına, hem yabancılıkla hem de özlemle anıyoruz geçmişi. Ve artık her an çok daha kıymetliymiş gibi, bunlar son anlarımızmışçasına yaşıyoruz.

Çünkü okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz, yazdığımız ve çizdiğimiz hiçbir şeyin elimizden, bir kez daha, alınmasını istemiyoruz. Haklı gerekçelerimiz var. Çünkü artık unutmak istemiyoruz. Kitapların, şarkıların, filmlerin, yazıların ve resimlerin isimlerini unutmak istemiyoruz. Hayatımızın hangi döneminde ne yaptığımızı bilmek istiyoruz. Sahip olduklarımızı ve bunlara gerçekten sahip olup olmadığımızı sorguluyoruz. Mesela, yaz ne zaman geldi ve hava ne ara 45 derece oldu da biz o aralıkta ne okumadık, ne dinlemedik, ne izlemedik, ne yazmadık ve ne çizmedik bilmiyoruz. Komada geçirdiğimiz günlerden, derin bir nefesle uyanmaya çalışıp, bir türlü tam anlamıyla gözümüzü açamıyoruz.

Kendimizi yeniden tanımlamaya, adlandırmaya ve anlamlandırmaya çalıştığımız şu günlerde, sokağın tadını alıp evimizi sığınak belliyoruz. Daha önce hiç hissetmediğimiz duygularımızı keşfedip, öze inmeye çalışıyoruz. Kendimizi en saf halimizle en yakından gördüğümüz noktada kusurlarımızla barışıyoruz. Sürekli bir boğulma hissi yaşatan duygulara ve insanlara sarılma hissi ile bize zerre hareket alanı tanımayan duyguları ve insanları yırtıp parçalama isteği arasında bocalıyoruz. Kaybettiklerimize bakıp daha kötü olmak için yapabileceğim en iyi şey ne olabilir, sorusunu boynumuza asıp, geçmişten kalan melodilere ve seslere sığınıyoruz.

The XX de Londra’dan kopup bu duyguları oldukları yerden sökmeye, yerlerine daha ağırlarını yerleştirmeye geliyor. Yemekten en çok zevk aldığın yemeğin boğazına takılması gibi, dakikalarca tüm katmanlarını soyup şarkının kalbine indikleri an, bulunduğun yeri ve olduğun seni sorgulatan şarkıları ile The XX, 7 Ağustos gecesi Parkorman’da gizlenen duyguları aleni bir ayine dönüştürmeye hazırlanıyor. Sonuna kadar tüketen, kalan her şeyin dibini itinayla ve zorla sıyıran, kendini karanlık bir odada oturup kafanın içindekileri dinliyormuşsun hissi veren her nota ve her sesle, kalp ritmine kafa tutuyor.

Geçmişi özledikçe ensesine soğuk su tutanlar için.



* bu yazı 22.07.2013 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

19.7.13

and i hope you never think about anything as much as i think about waking up next to you during a windstorm at 5 am.


çocuk aldırmış gibi hissediyorum.

önce bakıyorum. öpüşürken gözlerini kapatmamak gibi, tüm detayları inceliyorum. baktıkça, inceliyorum. parkelerin arasından yerin dibine sızacak kadar tel tel olup en olmayacak duygulardan geçiyorum.

içini görüyorum. karanlıkta parlayan kelebek kanatlarını takip edip, sonsuz bir boşluğu tüm hücrelerimle dolduruyorum. kusurlu bir beyazlığı ellerimle yoğurup şekillendiriyorum.

içinden akıyorum. sonu baştan belli olan bir hazırlığa girişiyorum. duyguların kör, umudun manipüle ettiği bir bedeni olabilecek en sert zemine yatırıyorum. 

içimde, beni olabildiğince canlı ve huzursuz edici derecede ağır hissettiren bir canlı büyütüyorum. tüm açlığı, tüm depresyonu, tüm yorgunluğu, tüm duygu durum bozukluğu, tüm sancısı ile orada olduğunu ve yaşadığını bildiğim bir hayatı büyütüyorum. tırnaklarım kırılsa, ellerim kesilse, boynum tutulsa, kaslarım ezilse ve kemiklerim kırılsa da, orada olduğunu bildiğim bir canlı ile yaşıyorum.

ta ki bir gece, burnumdan kan gelene kadar. sanki vücudumdaki bütün kan ve oksijen çekilmiş ve hepsi tek bir yerde toplanmış, o canlıyı havasız bırakmış gibi, nefes alamıyorum. biliyorum.

elimi karnımın üzerinde gezdiriyorum. varlığın anlık yokluğunun yarattığı bulanıklık hissi tüm benliğime yayılıyor. eksik, belki de bu duyguyu tanımlayabilecek en iyi kelime, diyorum. belki biraz da kırık. ve eksik.

kendimi, karnımda ölen çocuğumu aldırmış gibi hissediyorum.

*

aslında hiç var olmamışız ve bunların hiçbirisi yaşanmamış, bir düşünsene.

15.7.13

she will love you like a fly will never love you, again.


uzun zaman oldu. öyle geliyor. aslında değil. çok değil. o kadar, değil.

tekrar yazıyorum. öyleymiş gibi geliyor. sana yazıyorum. kendime değil.

bazen her şey çok garip geliyor. kendini tanıyorsun. kendini unutuyorsun. kendini buluyorsun. kusurlarını görüyorsun. özünden uzaklaşıyorsun. evreni biliyorsun. özünü evrende buluyorsun. kendi evreninde, kimsenin bilmediği duygularını keşfedip, hissediyorsun.

kendini en tehlikede ve en güvende hissettiğin o yerde, kendin oluyorsun. yeryüzünü, gökyüzünü ve evreni ve tüm galaksiyi, tek bir an da olsa, ışık hızıyla, göz açıp kapatıncaya kadar geçip, geri dönüyorsun.

sonra ne mi oluyor? vazgeçiyorsun.

bilerek, isteyerek, acıyla, sancıyla bırakıyorsun özünü. kusurları sahiplenip, kemikleştiriyorsun. çünkü bu sonsuz boşluk, tek başına çekilmiyor.

söylemek istediklerin, söylemekten ve duyacaklarından korktuklarınla çarpıştıkça sessizlikte derin yarıklar ve girdaplar oluşturuyor. içinden çıkarıp atmak istediğin, ama atamadığın ve tuttukça tam sırtında, omurganın her bir kemiğinde biriken her kelime, daha uzun sessizlikleri doğuruyor.

zaman zaman, onu, kendinin dışına itip oradan seyrediyorsun. daha çok sarılmak, daha çok uyumak ve daha çok sevmek istiyorsun.

gitmeden bir şeyler söylemek geliyor içinden.

çünkü bu sonsuz boşluk, tek başına çekilmiyor.

12.7.13

not even close.


her şeyin başladığı yerde, her şeyi başlatan müzikle, her şeyin değiştiği ve hiçbir şeyin değişmediği bu yerde, kendimden yansıyan benle.

önümüz yine kapalı. yine denizi göremiyoruz ve göremediğimiz şeylerin hayalini bile kurmuyoruz. çünkü biliyoruz ki umut, sadece görüş açımızı buğulandıran, boğazımızı düğümlendiren bir boşluk. içi hiçbir zaman doldurulamayacak, koca bir boşluk.

geçmişi sıfırlayıp göğe metal plakaların arasından bakmak nasıl imkansızsa, çürüyen elleri ve kanayan bilekleri tekrar tutmak o kadar acı verici. göğe baktığında kendini görmekse bir o kadar umut verici. boşluk.

rüzgardan sallanan direklerin altında oturup, aslında hiçbir şeyin hiçbir zaman sabit kalmayacağını görüyorsun. göğe bakarken bile bakışların başka yansımalarla kesişiyor. yanılsamaların getirdiği umutla, o boşluk derinleşiyor. bile bile gelip oturduğun bir direğin altında, ne karşıyı ne de yukarıyı görebiliyorsun. yaslandığın direğin aslında ne kadar kolay yıkılabileceğini anlamak için yüzünü rüzgara dönmen yetiyor. bildiğin hiçbir şeyi unutamayacağın gibi, bilmediklerinin de teker teker üzerini çiziyorsun. hepsi gerçek, ve hiçbiri geçen 1 sene kadar değerli değil.

boğulmak üzereyken nefes almaya başladığım bu nokta, bana yine beni göstererek içimi acıtıyor. kalbin kapalı. kalbim açık. bağlandıkça daha çok kopup, daha çok sarıyor ve her sarılışında, daha da derinleşiyor.

ne bildiğin, ne gördüğün, ne düşündüğün. hepsi birer yanılsama. baktığında seni gösteren. baktıkça daha sert çarptığın, daha sert düştüğün, daha sert kırıldığın, daha sert parçalandığın. hiçbir şeyin hayalini kurmayıp, sadece olanın, olduğu kadarını ve belki daha fazlasını istediğin. sadece o an, onun olduğun, sadece o olduğun, bir yanılsama.

istemenin yerini teslim olmaya bıraktığı bu nokta, tüm yaraların iyileştiği, tüm kırıkların kaynadığı, tüm kirlerin temizlendiği, tüm çirkinliklerin güzelleştiği tek nokta. sorgulamadan ve bilinçsizce, yine kendinden en emin halinle olmak istediğin tek yer. dışarı adım attığın an, yine bir şeylerin yaralanacağını, kırılacağını, kirleneceğini ve çirkinleşeceğini bildiğin dünya üzerindeki en naif nokta.

daha iyi ve daha kötü zamanların yaşandığını bilsen de, bitmesini istemediğin o tek anın tekrar ve tekrar yaşandığı bir nokta. senden çarpıp bana, benden çarpıp sana ve birden çarpıp göğe karışan tüm umutların, hayallerin ve kırıkların parçalanıp bir araya toplandığı yeryüzündeki en temiz nokta.

asla kaybolmayacak ve silinmeyecek anların, anıların ve yansımaların karşılık bulduğu tek nokta.

yaslandığım direğin salınımıyla gerçekliğimi bırakıp kendimi göreceğim göğe bakıyorum. kendime çarpıp düşüyorum.

hala, bulunamayacağım tek nokta.


dünyayı senin yansımandan izlemeyi çok isterdim.

25.6.13

and i can't find the words.


"sanki bildiğim her şeyi unutmuşum gibi hissediyorum."

öyle hissediyorum.

sanki, bilincime ve içime her şey sulu boya ile yazılmış, sanki hepsinin üzerine su tutulmuş, sanki tüm boya su ile beraber akıp gitmiş gibi. geriye sadece, o işe yaramayan, incecik kağıt kalmış gibi. ne üzerindeki resmi görebileceğin, ne de üzerine tekrar bir resim çizebileceğin.

bugüne kadar hayatıma giren her şeyi yerli yerine koymam çok zaman aldı. sorgulamalarım, suçlamalarım, sonuçlarım, kabullenişlerim, kabul edemeyişlerim çok zaman aldı. bazılarını anlamlandıramadım. bazılarını kendime uyarladım. bazıları için kendimi uyarladım. çok zaman aldı. bir temel oluşturdum, ve hepsini teker teker üzerine ve sağına ve soluna koydum. 

öyle hissediyordum.

ta ki her şey, bir anda, yerle bir olana kadar. hangi zamanda yaşadığımı, ne yazdığımı, ne okumayı sevdiğimi, hangi yemeği sevmediğimi sorgulatan ve bir anda her şeyi silen o an. bütün günleri, uykusuz ve iştahsız, baş ağrısıyla geçirten o an.

artık ne yaptığımı ve nasıl yaptığımı hatırlamıyorum. artık hiçbir şey yapamıyorum.

öyle hissediyorum.


23.6.13

no alarms and no surprises.


tanımlanamayan, anlamlandırılamayan ve adlandırılamayan şeyler oluyor. hayat sürprizlerle dolu, derken bile hep kötü tarafından bakılıyor. kaosun getirdiği bilinmezlikle her seferinde daha büyüğüne doğru bir adım atılıyor. kötü, daha kötüyü çağırıyor. o koku bir kez alındı mı, sabah uyanıldığında bile buruna çalınıyor. uyku dışarıdan gelen seslerle bölünüyor. huzursuzluktan içe çöken bünyeler, teslim olmuyor. sonu kestirilemeyen her şey gibi, bu da elini kolunu bağlayıp beklemeni salık veriyor; kendini unut. hayalleri ve umutları yeşerten her yeni günün gecesinde bir ruh daha ölüyor. 

o kadar üzgünüz ki canımızın ne kadar yandığını fark etmiyoruz bile.

25.5.13


"unutmak kelimesi undan çıkmış. öyleymiş. unutmak için un ufak etmek gerekiyormuş. birini bütün olarak unutamazmışsın zaten, öyle pat diye, unutamazmışsın. böyle yavaş yavaş gidermiş, yavaş yavaş unuturmuşsun. gözleri, kaşı, burnu ile kulağı, sesini yavaş yavaş. unuttuğun zaman da o kişi olmazmış. hatırlamazmış. sonra unuttuğunu unuturmuş. ben unutmak istiyorum lan. her gün ne zaman unutacağım diye soruyorum kendime. her gün sorduğum zaman da her şeyi yeniden hatırlıyorum ben. daha net. unutamıyorum ben."

23.5.13

the end of the world has come often, and continues to come.


bazen, ne zaman ve nereden başladığının bile farkına varmadan, elindeki her şeyin birer birer kaydığını görürsün. yıkım, hiç beklemediğin bir anda, hiç beklemediğin bir yerde çarpar yüzüne. gözüne kaçan toz zerreleri yüzünden, önce anlamazsın. içinde bulunduğun kaosun dinmesi ve bir yenisinin ve daha şiddetlisinin başlaması arasında geçen o kısacık süredeyse, nerede ve hangi zaman diliminde olduğunu anlayamazsın. her şey değişmiştir artık. tüm topraklar, tüm binalar, tüm kaldırımlar ve tüm insanlar. tüm o yüzler ve bedenler yerini yenilerine bırakmıştır. hiçbir yeri ve hiç kimseyi tanıyamazsın. konuşulan diller ve tutulan eller değişmiştir. fazlasıyla anlamsız ve olabildiğince soğuktur artık.

dünyanın sonu gelene kadar savaşacak olmanın getirdiği yorgunlukla ve ölemeyeceğini bilmenin bıraktığı izlerle, hayata dair yeni bir şeyler canlandırmanın peşinde sürüklenirsin. silinmeye çalışılan hafızana, apartman boşluğunda yetiştirdiğin çiçeklerle karşı koyarsın. inadına, sonsuz beyazlığın gözü delip zihnin en kör noktasına ulaşan kayıtsızlığı karşısında direnip daha ve daha fazlası için savaşırsın. o kör noktaya yansıyan gerçeklerini boynuna dolayıp, daha şiddetli sarsıntıları adımlarsın. daha çok yıkılıp, onların yıkmaya çalıştığı şeylere karşı durursun.

içindeki boşluğu doldurmaya çalışırsın. bulabildiğin çirkin ve kötü ne varsa, onlarla yıkarsın kendi. onların verdiklerini değil, kendi istediklerini yutarsın. olabildiğince çirkin ve kötü olana kadar doldurursun bedeni. rüyalarında dahi huzursuz olana kadar zorlarsın zihnini. bitmeye en yakın noktada, yeniden başlarsın. bu kez ve bir kez daha, daha şiddetle geçirirsin tırnaklarını. yıkılan ne kadar şey varsa, hepsinin altında teker teker kalıp daha çok hatırlarsın. okyanustan onun kalbine doğru çizdiğin görünmez beyaz çizgiye sarılıp en derin ve en huzurlu uykunu uyursun.

daha büyük bir kaosta uyanmak üzere.

19.5.13

can i stay here? i can sleep on the floor.


ve bir anda, vücudundaki tüm kasları tepeden tırnağa hissetmesine sebep olacak bir uğultu yükseliyor omuriliğinden. virgüllerinde durulmadan okunan bir yazı gibi, her hareket ve her ses ve her koku ve her ışık birbirinden ayrılıyor. her biri ayrı ayrı akıyor parmak uçlarından. saç diplerinden ayak parmaklarına kadar, her hücresiyle, unutuyor. her hareketiyle tüm anılar teker teker ve birdenbire doluyor hafızasına. gözlerini her kapatışında, karanlıkta bir yüz beliriyor. yüzü, bir prizma gibi, tek bir ışık çubuğundan onlarca hüzme yaratacak kadar kırılıyor. kırıldıkça parçalanıyor anılar ve tekrar canlanmak üzere saçlarının arasına saklanıyor.

sonra, bir anda, sanki tüm geçmişi bastığı zemine karışıyormuşçasına, dolanıyor adımları. her hareketinde bir an ve hikaye toprağa karışır gibi hafifliyor. bilinmezliğin ve unutkanlığın ağırlığından göz kapakları düşüyor yastığa. tüm eklemlerini hissettiren bir gerilimle, titreyerek, karanlığa yürüyor. yüzünü tekrar görmek için adını mırıldanıyor.

zamansal ve mekansal değişikliklerin farkında olmadan geçen süre, bir sonraki unutuşlar ve yeniden hatırlayışlar için kaygan bir zemin hazırlıyor. bilinmeyene doğru sürüklenen her isim, en çirkin ve en kötü maskesini en yeni ve en güzeliyle değiştiriyor. en parlak makyajlar, her zaman, karanlıkta daha çok kaybolmak için yapılıyor. üzerinden sarkan kumaş parçalarına bulaşan toz toprak, her gün batışından diğer gün doğuşuna, daha ve daha çok kirleniyor. kötü insanlardan böyle ayrılıyor. kendi kiri hiç kimseye bulaşmıyor çünkü. anılar bırakıyor sadece geride, elini dokunduğu her yerde bir hikaye anlatılıyor sessizce.

ve bir anda, dokunduğu yerden bastığı zemine kadar, her şey, ama her şey dokusunu yitiriyor. tek bir sertlikte ve olabilecek en yumuşak halinde beliriyor cisimler. görüntüler ve hareketler olağanca yavaşlığında akmaya başlıyor bu kez. bildiği ve duyduğu her şeyi o an unutup, hiçbir yeniye fırsat vermeden, yerçekimini yok sayıyor. havada süzülen hikayelerini yakalamak için salınıyor. her hareketinde bir eskisine dokunup doluyor bedenine. uzaklaşmasına izin vermeden, en uzaktakini yanına çekmeye çalışıyor. boynuna dokunuyor. aynı parmaklar duvarlarda ve merdiven trabzanlarında gezinirken bile sertleşmiyor. hiçbir güç izin vermiyor gerçekle yüzleşmesine. mesafeler arttıkça, duygular akışkan hale geliyor. gün ışığına çıktığı an, bütün aynalar kırılıyor.

zamanla yerçekimine de alışıyor.

13.5.13

what's the good in being good?


dünya eskiden sessizdi. şimdiyse gürültüden durulmuyor. dikkat dağıtan cızırtılı ve yoğun sesler, bölünüyor. parçalandıkça parçalıyor. kötü ve çirkin ne kadar isim, sıfat ve fiil varsa tırnak diplerine doluyor.

kırılmalar çağında yaşıyor. ne kadar odaklanmaya çalışırsa çalışsın, o kadar unutuluyor hakkında bilinenler. çünkü ne kadar dağınık olunursa, o kadar var olunuyor. kaos, ışık çubuklarından sigara izmaritlerine kadar, parmak uçlarına kazınıyor.

her şeyin içinde yer almak, içindeki her şeyi teker teker yakıyor. tene değen kimyasal gibi, köpürdükçe çirkinleşiyor. neye temas etse, kesif bir koku yayılıyor etrafa.

ne kadar yavaş nefes alırsa alsın, hızından başı dönüyor. ta ki düşünecek bir aklı ve hissedecek bir ruhu kalmayana kadar. dönüyor. en başa. ta en başından bildiği şeyleri unutana kadar.

dünya tek bir anlığına sussa, sadece tek bir an için, gençliğinden bir melodi duyacağına inanıyor. her notayla daha temiz ve daha genç olacağına inandığı her an, bir cızırtıyla kesiliyor nefesi. hiçbir zaman o sonsuz beyazlığı geri getiremeyeceğini biliyor.

belki de her şeyi yıksa, yerle bir etse tüm geçmişi, her şeyi yeniden yerli yerine koyabilse? her şeyi yeniden bir araya getirip, yeniden altında kalacak olmanın gerçeğiyle yüz yüze geliyor. 

ellerini, ayaklarını ve sesini, her şeyi geride bırakıp, boylu boyunca uzanmanın, boynuna uzanmanın fırtınasında sesi bile çıkmıyor. gürültüden hiçbir şey duyamaz oluyor.

bunlara nasıl dayandığını bilmiyor. belki de bilse, dayanamaz.