28.2.12

trust me!


değişken bir ruh halim olduğunu kabul ediyorum, ancak konu havaya geldiği zaman son derece statükocuyum. veya şöyle söyleyeyim, değişken hava şartları yüzünden metabolizmamla başa çıkamıyorum. nokta.

geçtiğimiz cumartesi günü, öğleden sonra sularında güneşin altında ice mocha içip sıcaktan gölgeye kaçarken bugün karda kayıp düşmemek için mücadele etmek gerçekten sinir bozucuydu. özellikle soğuyan hava yüzünden pazar gecesini geçirdiğimiz suitin balkonunda 5 dakikadan fazla vakit geçirememiş olmaksa çok daha fazlası. kaldı ki o sürenin bünyede kırgınlık, halsizlik ve kırıklık yaratmış olduğu gerçeğinin yarattığı duygusal çalkantıyı anlatmama gerek yok sanırım. hava kötü diye hayatı rolantiye almaksa en dayanılmazı.

konuya nasıl girmem gerektiğini bilmediğim için kelimeleri akışına bıraktım ve gündeme oturan başlık kendiliğinden gelip olması gereken yere bağlandı işte. anlayacağın, o gece hakkında söylemek istediklerim var.

evet, oscar'dan bahsediyorum. küçük altın adam. ben moda gurusu değilim. film eleştirmeni olmak gibi bir iddiam da yok. benimki sadece zevk. ve inan bana, bu sene 84.'sü düzenlenen tören kesinlikle benim zevkime hitap etmiyordu. bırak 'içimdeki alexa chung'ı çıkart'mayı, bütün sıfatlardan arınmış halimle söyleyebilirim ki, hiç-bir-şey-ka-çır-ma-dın! yanımdaki güzel insanları, çayı, kahveyi, baileys'i, çerezi, çikolatayı ve manzarayı bir kenara bırakıyorum. kırmızı halısından sabahın 7'sinde verilen en iyi film ödülü'ne kadar beni ayakta tutan tek şey angelina jolie'nin sağ bacağı oldu. tabii bir de telefon. televizyonun karşısında ve bilgisayarın başında geçen koskoca bir 8 saatin ardından hissettiğim tek şey şuydu: hiç.

hal böyleyken, bu şehirde sadece meteorolojiye güvenebiliyorum, akademi'ye değil.   

27.2.12

open your eyes!

ne telefon ne laptop. yanındaki sehpada duran tek şey içindeki buzun yoğunluğundan dolayı dışı nemlenmiş kokteyl bardağı. kulağında denizin sesi. uzandığın yerden şemsiyenin altına saklanmak için kalkıyorsun. kum sıcak. tabanların yanıyor.

uyanıyorsun. baban kapıda seni bekliyor. gözünü bile aç(a)madan yüzünü yıkayıp toparlanıyorsun.

"lütfen 210 numaralı kapıya gidiniz."

uyanıyorsun. uçağın tekerlekleri piste değiyor. istanbul'dasın. gözlerini ovuşturup ketılın düğmesine basıyorsun. bir sigara yakıyorsun.

"yönetici paneli düzelmiş."

uyanıyorsun. oscar ödül törenini izleyip siteye haber girmek üzere üzere the house hotel bosphorus'dasın. köprünün ışıkları. buz dolu bir bardak baileys. bir elin laptopta, diğeri telefonda; bir gözün ekranda, bir kulağın televizyonda. yanında sevdiğin insanlar.

"hava o kadar bulutlu ki aydınlanmadı bile."

uyanıyorsun. gözlerine batan şey yorgunluk, kirpik değil.

19.2.12

hello, 26!


sana karşı çok ciddi bir önyargım var. öyle ortada kalmış, belirsiz bir hava uyandırmıştın yaklaşırken bile. şimdi koskoca bir seneyi seninle birlikte geçirmek durumundayım. hayır, telaffuzun bile kulağa sıkıcı geliyorken nasıl bir süreç bekliyorum ki? yaşlanmakla veya yaşı saklamakla alakası yok bunun, bir sonrakini zevkle karşılayacağımı biliyorum. ama sen daha çok, yüz buruşturulacak kıvamdasın. seni bu denli sevimsiz kılan bir şey daha var, daha önce de söylediğim gibi, tek başıma karşılayacak olmam. ilk kez. "yeni yıla kimle girersen bütün sene öyle geçermiş," psikolojisinde olmadım hiçbir zaman. bunun külliyen saçmalık olduğunu bilecek kadar çok yılbaşı atlattım. ama bu seferki başka. solumda smirnoff north şişesi, oturmuş seninle konuşurken bir yandan da, "acaba okan'da kim var?" diye düşünüyorum, bir yandan da london fashion week takip ediyorum. pathetic.

ha değişen ne olacak diye sorarsan, ben yine kışın eldiven takmak yerine hırkamın kollarını çekiştireceğim. kahvemi sek içeceğim. saçlarım hiçbir zaman mükemmel olmayacak. üst üste iki gün yüzük takıyorsam sonraki sayısız gün parmaklarımı özgür bırakacağım. çantam hep ağır olacak. kitap uyarlaması filmlere kuşkuylu yaklaşacağım. kitaplarımı düzenlerken obsesifliğimden ödün vermeyeceğim. kelimeler en uçsuz sığınağım olacak. dudaklarımı yiyeceğim. saklanmak istediğimde the million dollar hotel izleyeceğim. çorap giymekten nefret edeceğim. turuncu, pembe, kırmızı ve kahverengiden uzak duracağım. sevdiğim bir şarkıyı yüzlerce kez arka arkaya dinleyeceğim. dövme yaptıracağım. duygularımı mantığımın arkasına saklayacağım. güneşli havalarda kendimi iyi hissedeceğim.

neler getirirsin bilmiyorum, ama bunları götüremeyeceğinden adım kadar eminim.

evet 26, umarım seninle iyi anlaşırız. zira üç-yüz-altmış-beş gün uzun bir süre, you know.  

17.2.12

there's no point. that's the point.


okuduğum ve çok beğendiğim bir kitabın filme uyarlanması beni çok tedirgin eder. sebebi basit, hayal kırıklığı. çünkü kitabı okurken sen zaten kafanda o sahneleri çekersin; karakterlerin neye benzedikleri, oturdukları evin nasıl dekore edildiği, ses tonları, konuşma biçimleri hatta müzik. bunların hepsi sen sayfaları çevirirken zaten bir film şeridi gibi akar gider gözlerinin önünden ve bir başkasının, "alın ben bunu film yaptım," demesi tam bir yıkım olur. yani olmuştu. bundan 2 dakika öncesine kadar.

evet, konumuz yine we need to talk about kevin. ve fakat bu kez kitap değil filmi, beni derinden etkileyen. zira eva'yı canlandıran kişinin tilda swinton olduğunu öğrendiğimden beri tedirginliğim bir nebze olsun azalmıştı. yine de bir şekilde erteledim. erteledim. ve...

ve şunu söyleyebilirim ki, bu kitap bundan daha iyi beyaz perdeye aktarılamazdı. nokta.

fonda etnik müzikler ve bahçe fıskiyesinin mekanik sesi. oldukça sınırlı diyaloglar. her sahnede mutlaka kırmızı bir boya, obje veya ışık. tilda swinton'ın değişen saç şekliyle ve omuzlarının duruşuyla takip edebildiğin bir zaman akışı; bugünden geçmişe, ileri geri. ve kevin. ezra miller'ın içi dipsiz bir kuyuyu andıran bakışları.

kan kırmızısı bir film. 

16.2.12

so-called life.


b.'yle tanışmamız ekşi sözlük'le last.fm arasında bir yere denk geliyor. hangisinin önce olduğunu hatırlamıyorum. yine de iki kanal arasındaki gidiş gelişlerle, birbirimizi uzun süre görmeksizin sürdü konuşmamız. ve uzun paragraflarla kısa cümleler sonrasında bir yere denk geldi ilk kahve içişimiz. yağmurlu bir günde, arka oda'da.

kendisine hayran bıraktıracak bir müzik database'i olan bir adam b. ayrıca çok yüksek bir moda anlayışı var. çok okuyan, çok dinleyen, çok izleyen, çok yazan bir adam. skyview'le tanışmamı sağlayan da o olmuştur, hakkında yazı yazacağımı söylediğimde o esnada dinlemem için bir şarkı linki gönderen de. the fountain'i izlememi şiddetle öneren de odur, hakkında yazdığım yazı üzerinden tekrar geçmemi sağlayan da. yazdıklarını okumak da, tavsiye ettiklerini dinlemek/izlemek de keyiflidir. içinde bulunduğu sınırlardan kendi sınırsızlığıyla çıkma kapasitesi olan, son derece kaliteli bir insandır kısacası.

ve fakat, bu yazı b. hakkında değil. bu yazı, b.'nin askerde başına gelen, benim attığı mesajla öğrendiğim şeyden sonra düşündürdükleriyle alakalı.

*

ben başarılı ilişkilere imza atmış birisi değilim. insanların ilişkilerinde teorik olarak birkaç kelam etmiş olmam pratikte de bunları yerine getirdiğim anlamına gelmez. gelmemeli de. zira sonuç ortada. çünkü kızdım, kırıldım, üzüldüm ve her kim bana, "boşver," dediyse, veremedim. en azından bir süre. bir yandan da kızdırdım, kırdım, üzdüm ve kimi zaman oralı bile olmadım. yine de -en azından bildiğim ve hatırladığım kadarıyla- kimseyi en savunmasız anında yüz üstü bırakmadım. bu savunmasızlık hali göreceli bir kavram, orada hemfikiriz. yine de biraz empatinin hayat kurtardığını düşünüyorum.

ve ben ilişki yürütmenin şans işi olduğuna inanmıyorum. işin şansa kaldıysa zaten çek kapıyı çık, bu kadar basit. hani iş güvende bitiyor ya, önce kendisine güvenmesi lazım insanın. o gücü, inancı ve yeterliliği kendisinde bulmalı ki karşısındakine güvenebilsin. ve o ilişki bittiğinde, yani yine kendisiyle kaldığında, ona o güveni veren güç, inanç ve yeterlilikle hayatına devam edebilsin. burada 'kaldığı yerden' demiyorum zira hayat hiçbir zaman bıraktığın yerde, bıraktığın şekliyle kalmıyor. bir şeyler, her an her dakika değişiyor. hayata bıraktığın yerden devam etmek, yaşadıklarından hiçbir şey öğrenmemek demek aslında. oysa hayat içinde çok ciddi ve yoğun miktarda evrimleşmeyi de barındırıyor. çevremizdeki insanlar; aile, arkadaş, sevgili, patron, o her kimse bizim evrimimizi bir adım öteye taşımamıza yardımca oluyor. iyi veya kötü, olan her neyse, akıp giden hayata tutunmamız için ellerimize güç veriyor, bazı köşelerimizi törpülerken bazı hatlarımızı da keskinleştiriyor. hiçbir şey bırakılan yerde kalmıyor.

bilgisayarlar çöküyor, insanlar ölüyor, ilişkiler bozuluyor. tam da o an yutkunamıyorsun. değil bir adım öteni burnunun ucunu bile göremiyorsun. beyninin içindeki bütün çarklar aynı anda çalışmaya başlıyor. tek tek ve hepsi birden. o kadar çok şey geçiyor ki kafandan, aslında hiçbir şeyi, tam anlamıyla, doğru düzgün düşünemiyorsun bile. ama bir yere kadar. taşlar yerine oturduğu, çarkların yeniden eski ritmine döndüğü ana kadar. tekrar yutkunduğundaysa geriye derin bir nefes alıp, yürümeye devam etmek kalıyor.

ve biz buna hayat diyoruz.


p.s.: birisi bana doğum günümde alexander mcqueen: savage beauty kitabını alsa herhalde kapısında yatardım. neyse ki böyle bir şeye gerek kalmadı.

15.2.12

i want the world to stop!


ifw biteli 3 gün oluyor ve fakat hala kendimi toparlamış değilim zira üzerine bir de grammy için sabahladım cila niyetine. bugünse ofise gittiğimde bir şeyler daha iyi yerine oturdu kafamda, o yüzden bunları şimdi yazmak en iyisi.

1. eğer istanbul'da bir fashion week yapılacaksa bu maksimum 2 -yazıyla iki- günde pekala toparlanabilir çünkü boşa çıkan diğer günler çöp. bildiğin çöp. bu sonuca nasıl mı vardım, hemen söyleyeyim; öncelikle defileleri bizzat izleyerek. ve halihazırda devam eden new york fashion week defilelerini her gün siteye girerek. aradaki uçurumu anlatacak kelimenin literatürde bulunacağını sanmıyorum.

2. eğer profesyonel olduğunu iddia ediyorsan bunu layıkıyla yapmalısın ki oraya görevli olarak gönderdiğin çalışanların, yani biz, sıfatsız insanlarla muhattap olmak zorunda kalmasın. podyum fotoğrafı almak için dönüp suratına bakmayacağı insanlara el açıp dilenmesin. veya tanımak dahi istemediği insanlardan, "sen de hiç konuşmuyosun, ne soğuksun," gibi 'iltifatlar' duymak zorunda kalmasın.

3. didem soydan insan değildir. didem soydan, antik yunan heykeli kadar karizmatik bir varlıktır.

4. kerem tezgel de insan değildir. her ne kadar ukala bir tavrı olsa da, değildir.

5. ben 9-5 ofiste çalışabilecek bir insan değilim. en azından haftanın 2 gününü dışarda geçirebileceğim bir işim olmalı ki duvarlar üzerime gelmesin, insanlar insan gibi görünmeye devam etsin.

6. la fontana di trevi candır, j'adore canan. pizzanın yanında içilen bir kadeh şarap insanın keyfini ne kadar yerine getiriyorsa eve-son-dönüş-yolunda köprü trafiğine inat yenen fındıklı çikolata da o denli mutlu eder.

7. ben gerçekten şanslı bir insanım çünkü çok güzel arkadaşlara sahibim. sadece dış görünüşlerinden bahsetmiyorum. bunlar içleri dışlarına yansıyanlardan. aslında ızdırap olması gereken o dört günün nasıl geçtiğini anlayamacağın cinsten. zaten biliyordum, ama artık ikna oldum. yanlarında en içten kahkahalarını atabileceğin, en ağır küfürleri edebileceğin, en derin yaralarına ortak edebileceğin. kayarken tutunabileceğin, literally. farklı zevklerin, beğenilerin olsa da ortaklaşacak birçok şey bulabildiğin. yok bulamadın mı, o zaman dalgasına vurup gülüp geçtiğin. hatırladıkça gülümsediğin.


son olarak; kelimenin tam anlamıyla dinlendim diyebilmem için 24 saatini yatakta yuvarlanarak geçirebileceğim bir güne ihtiyacım var.

10.2.12

cheers!


d. harfiyle carrie olmak ya da olmamak üzerine konuşurken neleri seçtiğimizi de döktük ortaya laf arasında, yalnızlık ve drama. ikisi de kaçıp gitmeye işaret eden bulunma halleri aslında. ikisi de sağlıksız. ve fakat bu sağlıksızlık halinden beslendiğimizi düşünüyorum. hoşumuza gitmese de yaşadığımızı hissettiren acı bir yan var bu seçtiğimiz yollarda. yola çıkmayı, arınmayı gerektiren bir yan. yine kirleneceğini bile bile, çamurlara bata çıka adım atacağını bile bile. daha sağlam basmak için yere. ve tabi, aynısını tekrar yapmaktan vazgeçmeyeceğimizi göre göre.

şu an, gözlerim patlarcasına ağrırken durup bunları yazıyor olmamın bir sebebi var. ifw'de 2 günü devirdim. yorgunluktan ölmek üzereyim ama çaktırmıyorum zira daha 2 koca gün daha var. yine de yorgunluğumu tolere eden şeyler olmuyor değil. mesela kings of convenience'ın konser haberi. duyduğumda verdiğim tepkiyi duyan m., "e daha nisan'da," diyor ama bu iki adamın benim için -çağrıştırdıkları yüzünden- ne kadar değerli olduğunu bilmiyor tabi. karlar altındaki bir çadırdan başka bir defile için w otel'e gidip orada dünyanın en güzel beyazçikolatayabatırılmışçileğini yediğim gerçeği var mesela. yorgunluktan ayakta duramayacak haldeyken bile, elde telefon, bir yandan twitter üzerinden haber girme telaşına kapılırken bir yandan da instagram'da "hangi filtreyi seçsem?" keyfinin haklarının saklı kalması durumu da söz konusu.

olmayı istediğim sarhoşluk limitini henüz aşamadım belki ama, ara sıra da olsa seninle konuşmak güzeldi.

7.2.12

now, i need a coffee and a kiss.


bu ayın da 1 haftasını devirdik.
bugün 7'si.
kaldı 3 hafta.
daha doğrusu 22 gün.
yani 1 fashion week,
1 lacoste live! singles night out party,
1 doğum günü,
1 antalya gidiş-dönüş uçak bileti,
1 oscar ödül töreni,
3 behzat ç..

ve bunlar sadece bildiklerim. takvimde kesinleşmemiş olanları da sayarsam, yani kısaca söylemem gerekirse metabolizmamın sınanması. 30'unu bile görmeyen bir ay için ziyadesiyle yüklü bir miktar aslında. bahsi geçen sayıların sağlamasının tutup tutmayacağını ayın sonunda bizzat göreceğim(z).

neresinden bakarsan bak, planlı programlı yaşamayı sevmeyen bir insan için hem iyi hem kötü tarafları var. iyi yanı, yapacak bir şeylerin olması. gerçekten yapılacak şeylerden bahsediyorum. 4 gün boyunca, taksim tepebaşı'nda kurulacak bir çadırda defile-basın odası-backstage arasında geceli gündüzlü dokunacak mekiklerden, girilecek haberlerden, yapılacak röportajlardan, unutulmazsa da yenecek yemeklerden mesela. veya lacoste mağazasının kapanan kepenkleri arkasında olağanca single'lınla eğlenmekten. ya da dinette'de yapılacak uzun ve keyifli bir kahvaltının ardından ckm'ye yürüyüp the muppets izlemekten. daha dramatik bir şeyler duymak istiyorsan dedemin senesinde onu ziyaret edip kuşlarla konuşmaktan, çarşı izninde orda askerliğini yapan arkadaşla arada geçen zamanı telafi edecek cümleler kurmaktan. hatta ayağının tozuyla televizyonun başında, bilgisayarın karşısında kim ne giymiş/hangi ödülü almış merasimiyle sabahlamaktan. sinir olacağın bir şeyse duymak istediğin sen ders çalışırken sana bıkıp usanmadan spoiler içermeyen mesajlar yazmaktan bahsediyorum. kaydı tutulan şeylerin tam da bu şekilde gerçekleşeceğini bilmek gerçekten keyifli. yorucu belki ama keyifli.

kötü yanı da mola alamayacak olduğumu bilmek sanırım. bu şey gibi, özgürlük alanı tanımak. yapmayacağını bilsen de o hakkının saklı olduğunu bilmenin rahatlığı olur ya hani, işte onun olmaması. dolayısıyla hareket alanının kısıtlandığını hissetmek. gibi. belki de altından kalkamayacağımı düşünme korkusu.

kısacası bol bol vitamin. 

6.2.12


"biz, hepimiz, sürekli değerli bir şeylerimizi kaybediyoruz. önemli fırsatları, olasılıkları, bir daha yerini asla dolduramayacağımız duyguları. hayatta olmanın bir anlamı da bu işte. fakat kafamızın içinde, ben kafamızın içinde olduğunu sanıyorum, öyle şeyleri bellek haline getirebilmemiz için küçük bir oda var. herhalde, kütüphanenin depo kısmı gibi. dahası, bizler kendi yüreğimizin ne durumda olduğunu doğru şekilde takip edebilmek için, sürekli arama kartları yapmak zorundayız. o odayı temizlememiz, havalandırmamız, çiçeklerine su vermemiz de gerekiyor. başka bir deyişle, sen sonsuza kadar kendi kütüphanende yaşayacaksın."

-haruki murakami, sahilde kafka, s. 646

4.2.12

rüya.


öyle olduğunu biliyorum. hatta eminim. artçı şokunun şu saate kadar sürmesinin sebebi aslında son derece gerçek-çi olması. çünkü koltukta yan yana oturuyorduk. elim koluna, kolum belime bir değiyor, bir uzaklaşıyordu. 5 yaşındaki çocuklar gibi saklanmaya çalışıyorduk. her zaman olduğu gibi. sonrasında sarılmış uyuyorduk. üzerimizde ince bir pike. nefesini ensemde hissedebiliyordum. eskiden olduğu gibi.

so real, so simple.

31.1.12

tomboy


hafta içi her akşam 20:15'te istikrarlı bir şekilde bones izliyorum fx kanalında. haberlerden sonraki ve izlenmesi olası herhangi bir programdan önceki boş süreyi doldurmanın en rasyonel ve keyifli yolu oldu benim için. ve bugün izlerken şunu fark ettim; ben bu diziyi csi gibi akışına bırakarak veya zaten var olmadığını bildiğim crime scene investigation metodlarına hayretler ederek değil karakterlerin derinliklerini analiz ederek izliyorum. şöyle ki; 

ana karakterlerden birisi booth. bu er kişi duygularıyla, içgüdüleriyle ve hatta inançlarıyla hareket ederek sorguluyor insanları. ve yine hareket noktasına dayanarak sonuçlar elde ediyor vs. diğer karakterimizse bones. bu kadınsa olay yerinde bulunan kemikleri ve kanıtları laboratuarda incelemek suretiyle, tamamen bilimsel veriler üzerinden hareket ediyor. güçler birleştiğindeyse, bum! olay çözülüyor. burda şaşırtıcı(!) olansa, toplumsal cinsiyet namına ne varsa ters yüz olması. cinsiyetlere addedilen niteliklerin tepetaklak edilmesi. zira bones, kanıtlara inanıyor. gördüğü somut şeyler üzerinden değerlendiriyor her şeyi. gerçekten, her şeyi. bunun yanı sıra etrafına duvarlar örmüş ve bu duvarları kimsenin yıkmasına izin vermeyecek kadar güçlü bir duruşa sahip. bunu ses tonundan bile alabiliyorsun.

gelelim olayın benim için dikkat çekici olan yanına. bugün, dışarda kar yağarken -saçımda havlu, elimde kahve- yapılacak en klişe şeyi yaptım; eski fotoğrafları döktüm yatağın üzerine. eski dediysem, gerçekten eski. ve -şu yukardaki- 23 sene önce çekilmiş fotoğraftan aslında zaten nasıl bir kadın/insan olacağımın az çok öngörülebilir olduğunu fark ettim. senin de gözüne ilk çarpan şey yara bandı değil mi? izlerini hala taşıdığım yaralarım. ve o çizgili tişört. dolabımda en az 10 tane çizgili tişört bulabilirsin. barbie'lerimi saçlarını kestikten sonra bir kenara attığımı ve en sevdiğim şeyin abimle street fighter oynamak olduğunu söylemiş miydim? zaman geçtikçe kestiğim saçlar benim oldu, oynanan oyunsa değişmedi. 

bu marifet değil belki ama, en son ne zaman ağladığımı hatırlamıyorum bile. iş duygulara geldiği zaman, tık tık, işaret parmağı doğruca kafaya gidiyor. ara sıra lafını ediyorum, biliyorum: "şimdi ağlicam." ama her şeyin mantıklı bir açıklaması ve dolayısıyla bir 'dur' noktası var. 

fen derslerim kelimenin tam anlamıyla rezalet olduğu için bir laboratuar faresi olamadım belki ama, hey! inanmak için somut şeylere ihtiyacım var ki biz bunlara 'gerçek' diyoruz. örneğin, sevmek de duygusal bir durum ve bir temele oturtulması için bunun hareketlere dolayısıyla gerçek'e dönüştürülmesi gerekiyor. ((bu fikir yürütme biçimi bile başlı başına bir sorun aslında, değil mi?)) sanırım benim sorunum burda, duygu denen şeyi nasıl ifade edeceğimi bilmediğim için bir eyleme, haliyle de gerçek'e dönüştüremiyorum. o yüzden içimde kalıyor. kalıyor. kalıyor. sonra bir bakmışsın patlamış. tabi yine sınırları belli bir alanda içinde. tık tık.

29.1.12

i_ _ _ _locked


iki gündür evden sadece spora gitmek için çıktım ve düzenli olarak sherlock izledim. kar yağdı, böyle oldu. daha kötü olacağına dair söylentiler var. zaten şu sıralar en çok güvendiğim kurum meteoroloji. yeni yıl kartımı ocak ayının ortasında aldığım için ptt'ye, evin salonunda çekmediği için avea'ya olan inancımı yitirdim. ve şu saate kadar küçük iskender'in ağzından bir iki kelime fazla duymak için yalnızlar diskosu'nu seyrettim. yemek üzere açtığım bir kutu rulokat'ı değil ama sürekli kurcaladığım telefonun şarjını bitirdim. yalnızken telefon çalmaz belki ama sen o yalnızlığı unutmak için önce instagram, sonra facebook, arada whatsapp sürekli kendini meşgul etmeye çalışırsın. bir bakmışsın %15 olmuş. yalnızlığın senin için ne ifade ettiğini anlatacak aforizmalar üretirken bir bakmışsın pazar olmuş. ve pazar demek behzat ç. demek. ve yalnızlık demek, behzat ç. izlerken konuşabileceğin tek kişinin 2.500 km uzakta olması demek.

teşekkürler.

25.1.12

do i need drama to live?


kolaya kaçmayı değil derini yırtan zorlukları,
gözünün önündekini değil gözünlerine bile bakamadığını,
ellerinin uzandığını değil ellerini ceplerine sokmayı,
uzun saçı değil uzandığında boynunu öpmeyi,
konuşmayı değil yazmayı,
latteyi değil espressoyu,
slim sigarayı değil kırmızı marlboro'yu,
sepyayı belki ama illa ki siyah beyazı seversin sen.

mutlu olmak, kendini yolunda giden şeylerin ortasında bulmak tuhaf gelir sana. illa ki bir bit yeniği ararsın içinde. kaşınmak denir buna. evet, kaşınırsın. rahat batar. hayatını idame ettirmek için nefes aldığında ciğerlerin acısın istersin.

çantan hiç hafif olmaz. en kalın kitapları eksik etmezsin yanından. en ağır duyguları yüklersin sırtına. gelmişi de geçmişi de her gün seninledir.

kulağa dramatik gelse de belki senin mutluluğun da budur. bir omuz silkimi kadar olağandır aslında tüm bunlar. içinde büyüdüğün, kendini var ettiğin, alıştığın mutluluk tam da budur.


it's ok. bir düşün, mr. big olmasaydı carrie aynı carrie olabilir miydi?

23.1.12

delilik


bugün d. şubat'ın 17'si için antalya'ya bilet aldığını söylediğinde kendimi o pazar günü yazacağım yazıyı tasarlarken buldum: başlık, 26; ilk cümle, "ilk kez bir doğum günümde yalnızım." kulağa biraz dramatik geliyor ama yine de o kadar duygulandığımı söyleyemem. hayat işte. sonra bilgisayarı açtım, sağa sola bakındım. blogu açtım. kumanda panelinde kimler neler demiş bakarken seninle karşılaştım ve itiraf etmeliyim, gözlerime inanamadım. "dur ya ben de bir şeyler yazayım," deyişinin üzerinden 7 ay geçmiş. zaman ne de çabuk geçmiş. yazdıklarını okurken, imla hatalarına takılan obsesif tarafımı bir kenara bırakmama sebep olan bir cümleye takıldım: Hayatimda kivi ve maydanozdan sonra en sevmedigim sey sevdigim kisileri uyandirmak.

sevdiğim kişileri uyandırmak benim de sevmediğim şeyler listesinde başı çekiyor. ama bana bunu yaptırmıştın bilmem hatırlar mısın? eski evdeydik, yeldeğirmeni'nde. evde temizlik vardı sanırım. ortalık ayaktaydı en azından, onu hatırlıyorum. ve ben seni uyandırmak "zorundaydım." aradım, açtın. yataktan çıktığına ikna olmak için musluk sesini duyana kadar bekledim telefonun ucunda. sonra kapattık. hayatlarımıza devam ettik.

ama şöyle de bir şey var, hani sen sevmiyorsun ya uyandırmayı insanları, ben bu sabah o duymadığım whatsapp mesajını görünce gülümsedim. alarmdan önce uyandım ve telefona bakıp behzat ç.'li fotoğrafla karşılaşınca resmen gülümsedim.

aklına gelmiş olma fikri bile gülümsememe yetiyor sanırım artık. insan uzakta olup birbirinin gözlerinin içine bakamayınca böyle şeylerle mutlu oluyor.

beni bu aralar sadece sen duygulandırabiliyorsun. bunun için bi ((imlayı kes)) madalyayı hak ettiğini düşünüyorum. eskiden anlamayacağını düşünerek -ve belki de umarak- lafı dolandırarak yazardım sana; şimdiyse, doğrudan. bu da benim delilik'imdir belki, kim bilir.

short hair for life.


d.'nin saç-ilişki üzerine yaptığı analizi okudum; "onunla yarışamam çünkü saçları uzun." ve üzerinde düşündüm; ben ne zaman hatırda kalır bir ilişki yaşadım? saçlarım uzunken mi kısayken mi daha hatırda kalır bir kadın oldum? yoksa uzun saçlarım hafızamı temize çekmemin önünde bir engel miydi? really, bütün suç saçlarda mıydı?

saçlarımı ilk kez orta ikinci sınıftayken kısa kestirmiştim. neyin dürtüsüydü gerçekten hatırlamıyorum ama ilkokul ikide bitlenmişken bile kesilmeyen o neredeyse-bel hizasındaki saçlarımı bir kuaförün fayansları üzerinde bırakmıştım. ve ağlamıştım. karşılaştığım manzara içler acısıydı. o yaşta, saç şekillendirmeye dair hiçbir vizyonum da olmadığı için o düz ve kısa saçların çekerek daha kolay uzayabileceğine inanmak istemiştim. elimden daha iyisi gelmiyordu. "bir daha asla saçlarımı kısa kestirmicem!" böyle büyük bir laf etmişken, büyük büyük ilişkiler yaşamış olmamı da bekleyemezsin, öyle değil mi?

saçlarımın lise birdeyken yine eski uzunluğuna kavuştuğunu hatırlıyorum. sonraki iki sene de "uçlarından almak" suretiyle neredeyse-bel hizasındaki boylarını korudular istikrarla.

ta ki...

sanırım her şey hayattan aldığın darbelerle alakalı. zira elime önce makası daha sonra da boya tüpünü almamla yaşadığım ilk travmatik olay arasında sadece günler var.

ilk ve en büyük darbe alınır, saç boyanır ve kesilir. nokta.

bunu diğer hayal kırıklıkları ve travmalar izler.

ta ki...

bir gün bir karar alınır. on yıllardır gidilmeyen kuaförün koltuğuna oturulur ve saçlar hiç olmadığı kadar kısa kestirilir. ve artık "asla"lara yer yoktur!

sen ki hayatın acısını saçlarından çıkarttın yavaş yavaş, azar azar, kat kat; artık o saçlarla ödeşme zamanıdır. hayata kafa tutma zamanıdır. 

ve ne zaman ki saçlarını yeniden uzatmaya karar verdin, yine eksildin. sonra gittin yine saçlarını kestirdin.

bırak, unutulmayanlar uzun saçlı kadınlar olsunlar. sen kısa -ve belki mavi- saçlarınla ve hiçbir şeyi unutmaya aklınla, kalbinle dikil hayatın karşısına. dediğinde haklı olabilirsin, kadınsılıktan uzak bir korku salıyor olabiliriz akıllarına. ve onlar kaçarken anılarını da döküp saçıyorlar ortalığa. bizim elimizde birikiyor hepsi; tıpkı az önce elinde makas, aynanın karşısında kısalttığın saçlarından lavaboya dökülenler gibi. hepsi sende kalıyor. elin ensenden boşluğa düşüyor. yorucu belki. ama emin ol, sen böyle çok güzelsin.

18.1.12

you make me laugh, but it's not funny.


şöyle bir düşündüm de, uzun zamandır adam gibi konuşamadık seninle. baktım ve her şeyin parça parça olduğunu gördüm. bi' parça benden, bi' parça senden, bi' parça hiç-kimseden. yine de pek iç açıcı gelmedi anlattıklarım. havalar soğuyup içim üşüdükçe daha çok ölümden bahseder olmuşum mesela. "e o da hayatın bir parçası," diyorsun, biliyorum. yine de bu konudan bahsetmeyi sevmez insan, mutsuzlukla ve hatta umutsuzlukla denktir ya ölüm. hayattan ne kadar uzaklaştığını gösterir. veya sen öyle sanırsın. her neyse. konumuz bu değil. yine de...

sene hızlı başladı. bu konuda bir alkışı hak ettiğimi düşünüyorum. tüm kafa karışıklıklarından sıyrılıp kendim için bir şeyler yapıyorum. sinema, konser, sergi. yine de en çok seni özlüyorum. daha önce de söylediğim gibi, insan içini ısıtacak birilerine ihtiyaç duyuyor bu mevsimde. dolayısıyla hayata tutunmak için hayattan kaçacak delik arıyorum. çünkü sen de biliyorsun, ben çabuk sıkılıyorum. sıkıntıya gelemiyorum. uzun vadeli planlar yapamıyorum. değil ayın, artık haftanın sonunu bile getiremiyorum. yine de...

uykuyla ilgili sorunlar yaşıyorum aslında bu ara. seninle konuşmak istiyorum. satırlarca yazmak istiyorum ve fakat tam o anda tıkanıp kalıyorum. üç kuruşluk uykumdan, daha alarm bile çalmadan şiddetli bir bel ve çene ağrısıyla uyanıyorum. e. "strestendir," diyor. sen ne düşünüyorsun? eskisi kadar huzurlu değil miyim kurduğum düzende? ara sıra da kaşınıyorum aslında. sırtım, bileklerim, ellerim. oturduğum sandalye. kaşınıyor. huzursuzluğun nereden kaynaklandığını bulamıyorum. yine de...

geçen gün aynada çillerime baktım ve "yaz gelsin," dedim içimden. güneş ışığında daha iyi sayılıyorlar çünkü, biliyorum. "gençliğini özledim mi?" diye soracak olursan, bilmiyorum. ama hayatlarımız ayrı yerlerde eskiyor, bundan eminim. mutluluk da mutsuzluk da yalnızlık getiriyor. geçen yılları düşündükçe onunla nasıl başa çıkamadığımı görüyorum. hatta ona öyle alışmışım ki aksi halinde sonuna kadar mücadele edermişim gibi geliyor. ve bir küçük leke daha çil olup takılıyor elmacık kemiğime. yine de...

bunun da diğerleri gibi seasonal affective disorder'dan hallice bir yazı olduğunu düşünmeni istemiyorum. çünkü değil. olmamalı. evet, burada iyiydik biz. ben, artık burada iyi miyim bilmiyorum. yine de yerler buz tutmuşken ellerimi ceplerimden çıkartıyorum. kayıp düşmemek için daha sağlam basıyorum yere. ne de olsa kar demek, trafik demek. 

büyüdüm, kabul ediyorum.

*

'kaydı yayınla' demeden önce eklenecek bir şey kaldı mı diye tekrar okuyorum yazdıklarımı. aslında bütün bu dağınık iç halinin kaynağının ne olduğunu adım gibi biliyorum. o kadar kendimden bi' haber değilim, sen de bunu biliyorsun. sadece dile getirmemek için etrafından dolaşıyorum. o sorunun nelere yol açtığını daha iyi görmeni istiyorum sadece. bense bir tek gözlerimle ilgili sorun yaşamıyorum.

16.1.12

sunshine makes me feel better.


öğlen olmuş, kime ne. yarım saat içinde hazırlan ve evden çık. ocak 15'te güneş gözlüğü takıyorsun dikkatini çekerim. 13:30'da b. ile atla vapura, 20 dakika içinde karaköy'desin. yürürken ağzın kurumasın diye iskelenin çıkışından bir americano, irish cream'li olsun. e.'yi çok bekletmemek için koşar adım, özet birkaç gün. 

10 dakika içinde artık tophane-i amire'desin. dali. god of surrealism. dante'nin ilahi komedya'sından kendine bir yer beğen. sen tam olarak nerdesin? turu tamamlayıp çıkarken bir anı kalsın seninle. elephant with long legs, bez çanta üzerinde.

gelmişken otur bir yerde. sen de bej kahve, ben diyeyim kağıthane. dinlenirken açlığını bastır. masaya dökülen kelimelerin acısı bir yana yediklerinle ağzın tatlansın. sonra bin yine vapura.

hava kararırken, işte yine çöplüğündesin.


*

dünkü kara inat açan güneşin hakkını verdiğimize inanıyorum.

15.1.12

welcome, winter!


her sabah olduğu gibi bu sabah da rutin konuşmamızı yaparken, "önce bi hastaneye gidicem," dedi. nedenini ısrarla sormamdan bıkmış olacak ki, trafiği günlerdir süren ve bana aslında söylemeyeceği 'şey'i döktü ağzından bir bir: "salı günü anjiyo oluyorum." 

anjiyo, aslen babamın milli sporudur. ilk büyük krizi, by-pass'ı ve evde farkında olmadan geçirdiği -ufak- kalp krizleri dışında zaten senede 1-2 kere anjiyo olma gerekçesiyle hastaneye yatması artık kanıksadığım bir şeydir. ama annem? bir anne nasıl anjiyo olabilir ki? neden? annem?

o an, o 10 dakikalık konuşmanın arasına kaynatılmaya çalışılan bu 4 -yazıyla dört- kelimenin ne demek olduğunu ancak şimdi idrak ediyorum. o her ne kadar mantıklı bir açıklama getirmeye çalışsa da, konduramıyorum. ve her iki cümlede bir bahsi geçen ölüm lafının midemi kaldırması da tam şu ana denk geliyor.

ben kışı biraz da bu yüzden sevmiyorum. herkese bir şeyler oluyor. birileri aldığı nefesle mücadele etmeye, hayatla didişmeye başlıyor. her sene, her kış birisi mutlaka o kar beyaz çarşaflarda, burunlarında hortum, kollarında serumla karşılıyor beni. veya o kişi ben oluyorum. ve bir başkası ölüyor.

göründüğü kadar masum değil aslında kar. hayatı felç ediyor. izlemesi keyifli belki, ta ki beyazlıktan gözlerin kararana kadar. içine karıştığındaysa yüzünü yırtarcasına yağıyor. tenine değdiği her noktada yakıcı bir soğukluk bırakıyor. içini dökebileceğin bir sıcaklığa en çok böyle zamanlarda ihtiyaç duyuyorsun. daha çok özlüyorsun. ve daha çok sıcak şeyler içmek istiyorsun. böyle bastırıyorsun içindekileri. duygularını belli etmemek de senin milli sporun ya, ya taşarsan? 

bunu düşünmek istemiyorsun. sadece "kar yağmasın," diyorsun. "birine daha bir şey olmasın." "anneme bir şey olmasın."

*

ve bugün istanbul'a yılın ilk karı yağdı.

10.1.12

wrong side of the bed.


belki obsesiflik, belki mükemmeliyetçilik. ama muhtemelen hiçbiri. sebebi her neyse, sonuç değişmiyor; bir şeylerin eksik bırakılmasından hiç hoşlanmıyorum. nokta.

yarısına kadar okunup bırakılmış bir kitap.
ilk yarısında çıkılan bir film.
üç beş sayfa yazılıp kenara atılmış bir defter.
birisi bitmeden bir yenisi alınmış kalem.
sonuna kadar dinlenemeyen bir albüm.
bir hevesle taslağı çıkartılmasına rağmen aylardır bekletilen bir tez.
üçüncü gününde dolaptaki yerini alan antibiyotik.
bir bira içtikten sonra kapı eşiğinde vedalaşmayla sonlanan bir gece.
en heyecanlı yerinde terk edilen bir hayat.
seneler sonra dökülen ama saçıldıkları yerden toplanmayan cümleler.
başlanan ama sonu getirilmeyen bir konuşma.

kimisi başka bir zamana erteleniyor; okunuyor, izleniyor, yazılıyor, dinleniyor, içiliyor. yaşanıyor. tamamlanıyor.
kimisi de öyle, havada salındığıyla kalıyor. öylece kulpsuz. her şey akılda kalıyor ama o tamamlanmamışlık hali hafızada ciddi hasarlara yol açabiliyor.

5.1.12

lisbeth salander


bu yazıyı daha önce yazmam gerekirdi; steig larsson'un millenium üçlemesinin isveç versiyonunu izledikten hemen sonra. neden bekledim bilmiyorum. 

sürecin işleyişini anlamak çok da zor değil aslında. bir kitap yazılır, çok satar, filmi çekilir. potansiyeli o kadar büyüktür ki başkaları da doymak ister, filmleri tekrar çekilir. kıyafetleri satılır. herkes pastadan kendine düşen payı alır. kimse karakterleri gerçekten umursamaz.


yoksa umursar mı?

the girl with/who... lisbeth salander.

adaleti kendi yöntemleriyle arayanların karlar altındaki hikayesinden sağ çıkmaya çalışan kadın. çok sigara içiyor. tişörtleri hep kesiklerle dolu, kazakları deliklerle. neredeyse cinsiyetsiz bir görüntüsü var. bir insanın neden dövme yaptırdığının ipuçlarını veriyor; yara izlerini kapattırıyor. sosyalleşmiyor, buna teşebbüs/tenezzül dahi etmiyor. insanların hayatına "yasa dışı" yollardan sızıyor. kimseye güvenmiyor, uğradığı haksızlığın cezasını kendisi veriyor. hayal kırıklığına uğradığı an duygularını çöpe atıp yoluna devam ediyor. çok sigara içiyor.

...

31.12.11

the year that was 2011

senenin 'en iyi 100'leri ortalığa dökülmüşken ben de 2011'i rakamlara ve cümlelere dökmekten kendimi alamadım. belki 2012'de de ayağımı ona göre denk alırım.

işte başlıyoruz...


kitap: 47
sinema: 10
tiyatro: 1
konser: 10
sergi: 5

doğum: 1
cenaze: 1
düğün: 1

ocak: "kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığı."
şubat: göğüs kafesimdeki kuşlardan birisini serbest bıraktım.
mart: önüm arkam sağım solum kaybedenler kulübü.
nisan: welcome hpv.
mayıs: elde diana f+ koşmak.
haziran: say hello to the angels
temmuz: just like seasons, people change, and so must their feelings.
ağustos: bi' şort, bi' atlet.
eylül: heartbeats and short hair.
ekim: heartbreaks and alcohol.
kasım: 4,0 cl votka citron, 1,5 cl cointreau, 1,5 lime suyu ve 3,0 cl kızılcık suyunun buz ile beraber shaker'da iyice çalkalanıp bardağa süzüldüğü yer.
aralık: bi' kot, bi' tişört, bi' de hırka.

hoşçakal.

28.12.11

an argument with myself.


- şu sıralar hayatının en büyük tembelliğini yapıyorsun!
- ne tembelliği? spora gidiyorum ya işte.
- aralık sonunda spora neden başladığını ikimiz de biliyoruz; "yeni yıl, yeni kararlar" kafası yaşamak istemiyorsun. bir nevi bridget jones'u yalancı çıkartmaya çalışıyorsun.
- bu da bir şeydir, değil mi?
- değil!
- ne demek, değil?
- şu an aklından geçeni adım gibi biliyorum, yılbaşı gecesi de evden çıkmak istemiyorsun. noodle'cıyı arayıp o gece açık olduklarını duyduğunda ne kadar sevindiğini gördüm. evde tek başına oturup, şarabını açıp okan izlemek istiyorsun. bir de şu 2011 listesi var. yalan mı? yalansa yalan de!
- evet, doğru. yine de aksi için mücadele de ediyorum. o şarabı kapıp üsküdar'a gitmek istiyorum. yiyecek olarak ne almak gerekir onu düşünüyorum. ayrıca ocak ayının ilk haftasında gidilecek iki tane event'i şimdiden kesinleştirdim bile.
- bunlar mazeret değil. yalnızlığı sevdiğini biliyorum.
- bildiğini biliyorum.
- ayrıca kalk da bi' vitamin iç. burnunu çekiyor olman hiç hoşuma gitmedi.
- yutkunurken de zorlanıyorum farkındasın, değil mi?
- terli halinle 2 derece havada eve yürümen pek de iyi bir fikir değilmiş demek ki. bu yol 2 dakika sürüyor olsa da.
- home alone indireyim ben iyisi mi, bulunsun bir kenarda.
- ?*!