6.11.12

the party is over.


sanırım her şey duygusal yoksunluğumuzu nasıl tolere edeceğimizi keşfetmemizle başladı. içimizdeki dipsiz bir kuyuyu andıran boşluğu kolayca tüketebileceğimiz şeylerle doldurduk. alışveriş fişleri, içki şişeleri, sigara paketleri, pizza kutuları, yırtılmış tişörtler, kesilmiş saçlar. ve tabii ki çikolata paketleri. 

herkes kendince bir kaçış ararken belki birine ve sıklıkla hepsine sarıldıkça ve saldırdıkça, duygusal boşluğumuz kokuştu, yanına yaklaşılmayacak hale geldi. biz bu kalabalık arasında nefes alacak yer aramayı bir resitale çevirmeyi başaranlardan olduk.

ne zaman yalnız kalmak istesek, aslında içimize atacağımız bir çöp mutlaka oldu elimizin altında. uzanıp bir sigara yaktık. içkiyi bardağa koymaya tenezzül bile etmedik. yakınımızda bir makas bulundurduk. nutella'yı kaşıkla yedik.

sevincimiz de üzüntümüz de zaman zaman çığrından çıktı. eksik, yanlış, olabildiğince kusurlu ve bir o kadar canlı pozlar verdik. ne kadar çok, "iyi görünüyorsun," dense biz o kadar çürümeye yüz tuttuk. 

aslında her şeyi keşfettiğimiz yönteme ve bu yöntemi başarıyla uygulamamıza borçluyduk. matematikle aramız kötü olsa da hayatın denklemini çözmüştük bir kere, bir şekilde. 

tükettikçe vardık. tükettikçe yüzümüze renk geliyordu. içimiz çürüdükçe derimizin rengi parlıyordu. 

içtikçe daha çok gülüp bir sigara yakıyorduk. ne de olsa yakası kesik tişörte kimse laf edemezdi. ve her nasılsa sadece çikolata yiyerek de nabzımız atmaya devam ediyordu.

biz hayata, içimizdeki çöplük doldukça ve daha çok çürüdükçe, daha çok bağlanıyorduk.

çünkü hayat bir kaşık kadar yakın ve bir nutella kadar lezzetli olmalıydı.

aksini kim iddia edebilirdi ki?



4.11.12

there's nothing to do but breathe.


her geçen gün olduğundan daha küçük gösteriyor. "saçlardan," diyor. "saçlarım siyahken yaşımı gösteriyordum." 

oysa bal gibi biliyor bıkkınlığını bal rengi saçlarının arasına sakladığını. aynı filmi milyonlarca kez baştan izlemiş gibi, onu şaşırtan fazla şey yok etrafında. biliyor olmanın, zaten anlamış ve hissetmiş ve sahip olmuş ve terk etmiş olmanın zenginliği omuzlarını düşürüyor. onu olduğundan daha küçük gösteriyor.

ve bu kadar küçülmüş bir şeyin yalnız kalmaya mahkum olduğunu düşünüyor.

sırtında, elinin uzanamayacağı bir yerin kaşınması gibi bir yalnızlık. ne bir eksik, ne bir fazla.

tamamı yenmiş bir dünya ile ne yapacağını düşünüyor.

ve toplayıp yeniden dağıtıyor her şeyi. odasını, kıyafetlerini, kitaplarını, fotoğraflarını. hayatını.

ceplerinden söktüğü ipleri düğümleyip düğümleyip tekrar çözüyor. ve tekrar düğümleniyor.

yalnızca, arada bir, gerçekten sevdiği kişiler için, gerçekten sevdiği kişilerin ruhları için ayrılıyor karışıklıktan. onların hikayelerini, bedenlerini, kokularını, seslerini ve gülüşlerini ezberleyip tekrar karıştırıyor önüne döktüğü iplerini. çünkü onlar, tanınmayı hak ediyor.

her şeyin böylesine ucuz, yanlış, yeni ve eksik, ama sonsuz güzellikte olduğu her an kafasında bir şarkı çalıyor. artık her anı, kafasında çalan ve o ana hizmet eden bir şarkı ile yaşıyor.

"belki de karışık kasetleri daha çok sevmem bundandı," diye geçiriyor içinden. o dönemin çok en sevilen değil ama o dönem onu en çok 'sevindiren' şarkılarından oluşan kayıtları dinliyor sürekli.

artık, kısa tarihin tekerrürden ibaret olduğu bu yerde, kulaklığa bile ihtiyaç duymuyor çoğu zaman. çünkü yaşarken zihnine kazıdığı şarkıları, o anları hatırladıkça tekrar tekrar duyabiliyor.

ve bu karmaşıklığa sahip çıktıkça, içinden yükselen sesleri şarkılarla bastırabileceğini fark ediyor. bu yüzden, ortalığı toplarken hep bir şeyler mırıldanıyor.


1.11.12

i'm not scared anymore.


korkularımız var. hayata dair tedirginliklerimiz. hayallerimizi ne kadar paylaşırsak kırıklıklarımız da o denli ağır oluyor. öyle anlar geliyor ki değil geleceği, burnumuzun ucunu bile göremeyecek hale geliyoruz. evden çıkarken bir umutla kapattığımız kapıyı ağız dolusu küfür ederek açıyoruz. cevabını bilmediğimiz sorularımız ve cevabını bildiğimiz için sormaktan korktuğumuz sorularımız var. ve fakat, aynı zamanda, her dağılışımızı gözümüzün içinden, sesimizin tınısından anlayan insanlar var etrafımızda. ayakkabılarımızı çıkartırken anlatmaya başladığımız akşamlar belki sadece bizim anladığımız şeylere kahkahalar atarak bitiyor. çünkü biliyoruz, korkarak olmuyor. ve bunu bildiğimiz için de paganlara uymayı tercih ediyoruz. korkuyu lehimize çeviriyoruz.

#halloweendaymod partisi aslında tam da böyle geçti. en ciddi tavırlar ofis sandalyesinin sırtına asılıp bırakıldı ve 8752'nin yolu tutuldu. kostümler giyildi, feyzi altun'un ellerinden en korkutucu makyajlar yapıldı. fonda club bangkok'un setlist'leri çalarken şırıngalardan gırtlaklara -ve hatta kulaklara- tektekçi shot'ları aktı.

biz korkunç olmaya çalışırken bile gülümsememize engel olamayanlardanız. o yüzden cadılara ve korkuluklara inat 31 ekim gecesini korkularımıza iyi gelen insanlarla geçirdik.

8752'den ayrılırken daymod tarafından verilen ilk yardım çantaları, aslında, tam da ihtiyacımız olan şeydi. makyajlarımızdan arınmak, yaralarımızı sarmak, karanlıkta önümüzü görmek için gereken her şey oradaydı.

ve bu akşam evimizin kapısı korkusunu özgürlüğe tercih eden bir el tarafından açıldı.


28.10.12

under the night.mp3


eksen on fair'da elindeki huni dolusu tektekçi zor kızı'yla poz veren mi, dolabında giymediği ne varsa bir torbaya doldurup kenara ayıran mı?

kings of convenience şarkılarına salınarak eşlik eden mi, tüm gün hiç konuşmayarak sesinin tonunu unutan mı?

urban festival'in mavi ışıklarında kaybolan mı, tek durak mesafesindeki eve en yakın yolu yürüyerek bulan mı?

adidas originals party'deki minibüsün kapısından akan sularda boğulan mı, her sabah evden ıslak saçla çıkan mı?

club bangkok'la menisküsleri yırtılana, ses telleri kopana kadar dans eden mi, üç gün boyunca aynı pijamayla aynı koltuğun aynı minderi üzerinde oturan mı?

hangisi sensin? hangisi gerçek? konu 'sen' olduğunda hangisi gerçekten bir ayna görevi görüyor? bakışların ve aklın nerede? hangisinin sesi daha çok çıkıyor? yoksa hiçbirini duymuyor musun? peki ya ellerin?

hayatı bir alüminyum folyo metalikliğinde yaşayarak beyninle kalbin arasında birbirini kesen sonsuz ve sessiz ışık çubukları saçıyorsun aslında. 

ve sonra o çubukları tek tek toplayıp saçlarına takıyorsun.

mavi.

26.10.12

i've got to convince myself and just about everybody else that there's no love.


iki gündür temel ihtiyaçlar dışında kalkmadığı aynı koltuğun aynı minderine bu kez başka bir şey için oturdu. saat -buranın saatiyle- gece yarısına yaklaşıyordu.

gece yarısı olmadan yapması gereken çok önemli bir şey vardı, ensesine değmeye başlayan saçlarıyla oynayan çirkin kızın. bu yüzden aceleyle pijamalarını düzeltti, battaniyeyi üzerine aldı, saçlarının önünü topladı, laptop'ını kucağına koyup bağdaş kurdu.

laptop açılır açılmaz önüne boş bir metin belgesi açtı. player'a tek bir şarkı attı, şarkıyı kısık sesle dinlemeye başladı.

şarkının ilk bir buçuk dakikası boş metin belgesine baktı. iki ay olmuştu. ve otuz iki koca yıl. gece yarısı olduğunda yeni bir hayat devrilecekti. kimseye söylemeden, kimseye belli etmeden, tek bir adamın doğuşu ve karşılığında ona bütün dünyanın bahşedilmesinin yasını tutacaktı.

şarkı bitti. laptop'ı kapattı. koltuğa uzandı. tavana bakarak uykuyu bekledi.

sonsuza kadar bekleyebilirdi uykuyu. beklemekte ne vardı?


25.10.12

shades of marble.


çok çabalıyorum. nefes almak için, yemek yemek için, su içmek için, gülmek için, şarkı söylemek için, ağlamak için, hissetmek için. hayatta kalmak için herhangi birinden çok, çok daha fazla çabalıyorum. yaşadığım şehirde, hayatımı bir dengede tutmak için, daha fazla çalışıyorum. hayatta kalma kararı verdiğim için bunu layıkıyla yerine getirmek zorundayım. 

küçük, kırılgan bir kız olmayı öğrenemedim hiç. buna fırsatım olmadı.

üzerine titrenilen, saçının teline zarar gelirse uğruna dünyalar yakılan, gözyaşlarının karşılığında kayıtsız kalınamayan tüm insanlardan tiksiniyorum. çaresiz insanlardan, zayıf insanlardan, içinde bulunduğu durumları istemsizce kendi lehine çevirebilen insanlardan tiksiniyorum.

bundan iki sene öncesini hatırlıyorum. şans eseri yaptırdığım smir testi sonucunda başlayan operasyon günlerinin gelip ameliyat masasına dayandığı sancılı günleri. içinde 'kanser' geçen hastalık sürecinde annemi, babamı ve 'haberi alan' diğer aile bireylerini ve arkadaşları sakinleştirmeye çalıştıktan sonra, anesteziden uyanan bünyenin söylediği ilk kelimeyi: "kahve."

"canım kahve istiyor."

erken teşhisti ve aylar birbirini koşarcasına takip etti. insanların tedirginliği yüzünden mutsuzdum. bu yüzden beni mutlu edecek başka bir şey olmalıydı: kahve.

canım biraz yandı, sonuçta ölmedim. konu kapandı.

o gün, benim için bir dönüm noktasıydı. bundan sonra hayatım, bu konudan bağımsız da olsa, hep aynı tepkiyle son buldu. tıpkı öncekiler gibi. "sonuçta ölmedim. konu kapandı. devam."

bisikletten düşüp gözümü evdeki koltukta açtıktan beş dakika sonra bakkala dondurma almaya gitmiştim.

top oynarken üzerinde kayıp derin bir yara açtığım dizimdeki kabuğun etrafına kalemle resim çizmiştim.

karşıdan karşıya geçerken yüzümü yalayan otobüsün yan aynasından kurtulduktan hemen sonra arkadaşımın sigarasını yakmıştım.

hayat, ne olursa olsun, son nefesime kadar aynı hızda devam edecek ve benim, bu tempoya ayak uydurmak için herhangi birinden fazla çaba göstermem gerekiyor. 

insanları anlamak için bile her detayı kafamda hızlıca analiz etmem ve doğru sözcükleri seçmek için kelime hafızamın içinde maratonlar koşmam gerekiyor.

ve o günden beri tıkır tıkır işleyen bu sistem kıvılcımlar çıkararak yandı ve büyük bir şiddetle durdu. yalnızca bir kez.

o gittiğinde.

ilk kez doğru sözcükleri seçip alamıyor, yapılması gerekeni yapamıyor, hayatın hızına ayak uyduramıyordum. kafamın içinde dönüp duran milyonlarca cümlenin sesiyle baş başa kalmıştım.

bu kez biraz da zor oldu, "sonuçta ölmedim," demek. bunu söyleyebilecek konuma gelmenin bedeli, zaman, acı ve alkoldü.

"sonuçta ölmedim," dedim bir gün; "devam," da dedim. ama, "konu kapandı," diyemedim. konu kapanmadı. 

kapanmayacak.

ve şimdi dert edecek onlarca şey var.

yine de her canım sıkıldığında, işler sarpa sardığında, kalbimin her kırılışında kafamın içinde kaçtığım huzurlu bir yer var. benim huzurlu yerim, o ameliyat odası. kanseri, bir fincan kahveye değiştim bile çoktan.

sonuçta ölmedim. konu kapandı.

devam. 


21.10.12

it's not me, it's you.


duyulamayacak kadar alçak ve kulakları sağır edecek kadar tiz bir ses yükseliyor. kıyamet kopuyor, bütün dünya birbirine giriyor. kıtalar parçalanıyor, sular yükseliyor. asfalt yarılıyor, elektrik direkleri teker teker birbirlerinden ayrılıyor. köprüler yıkılıyor, çelik ve beton blokları denizi dolduruyor. patlamalar ve yangınlar. hayvanlar kaçışıyor, bazıları yanarak ölüyor. bazılarımız yanarak ölüyoruz. dumandan, tozdan, dehşetten göz gözü görmüyor. derken aniden duruyor. hepsi duruyor. biz de duruyoruz. beyaz bir tozla kaplı havanın içinde, yerle bir olmuş evrenin üzerinde, cesetlere ve viranelere bakan birkaç kişi kalıyoruz. öylece seyrediyoruz dünyanın sonunu. konuşmuyoruz. birimiz cebinden bir sigara çıkartıp yakıyor. içindeki duman dışarıdaki dumana karışıyor.


içimizdeki gölgeyle yüzleşme günü kutlu olsun. 


15.10.12

it's not a secret you should keep.


ben, 26 yaşında, 50 kilo civarında, boyu 1.70'e yakın, her yeri yara bere içinde, saçlarının hiçbir zaman ensesine değmesine izin vermeyen, hayata sıradan kahverengi gözleriyle bakan, dudaklarını yiyen, çirkin bir kızdım.

o, ince uzun yapısı, çillerle kaplı teni, çukurunun içinde etrafındaki her detayı incelikle yakalayan yeşil gözleri ve biraz da göz altı morlukları, kemikli yüzü, karşımdaki sandalyede rahatça otururken paketinden bir sigara çıkartıp yakan düzgün parmakları ile yaşı olmayan bir çocuktu.

onunla dünya üzerindeki hiç kimsenin anlam veremeyeceği bir şekilde tanıştık. başka bir senaryo aklımızın ucundan bile geçmedi.

onun bu gelişini; hayatıma, aklıma, ruhuma girişini tek bir soru sormadan, tek bir soru sorma isteği bile duymadan kabullenişim, dünya üzerinde gerçekleşebilecek en doğal şeydi.

dünyanın en kirli noktalarının ortasında, dünyanın en dışındaki hayatlarından birinin en dibinde, dünya üzerinde görülebilecek en temiz şeydik.

kendi içinde dönüp duran bir fırtına gibiydik. yumuşacık, evleri yıkmayan, kimsenin canına kast etmeyen bir fırtına gibi, havada dönüp duruyorduk. sonra bir şey oldu, birisi ters -ya da sert- bir hareket yaptı. fırtına aniden kesildi, ben bütün hızımla betona çakıldım.

onu böyle kaybettim.

bazı sabahlar erken uyandım, normalde uyandığım saatlerden çok erken, o saatte ne yapılacağını bilmediğim kadar erken. midemdeki yanmanın geçmesine fırsat vermeden salona süzülüp bir sigara yaktım. bu evde sabah olmamış gibi hissetmek hep kolaydı. karanlıkta güvenle oturdum. 

bazı günler dudağımın kenarında ufak bir kıvrılmayı garanti eden şeyler yaşadım. hayat güzeldi. güzel şeyleri çokça umutla ve biraz da buruklukla karşıladım. yeni karşılaşmaları olağan hallerine bırakıp çalan şarkılara eşlik ettim.

bazı geceler eve ayakkabılarımın bağcığını yarım saatte çözdüren sarhoşluklarla döndüm. o varken içimde ne biriktiyse kusmaktan çekinmedim. uyuyabilene kadar yorganın altından tuvalete taşındım. yine de pes etmedim.

ondan sonra kaç kişi mi oldu? tanımlamaya kalkmayan, yormayan, yorulmayan, kanıma giren, böylesine temiz hiç kimse olmadı.

bir tarafım eksik, büyük bir tarafım, farkındayım. o yumuşacık fırtınanın betonda kırdığı kemiklerim yeniden kaynadı. asla eskisi gibi olamayacak, farkındayım. ve bu beni üzüyor. eskiden çok güzel olan şeyleri tekrar yaşayamayacak olmanın burukluğu hepinizde vardır, bilirsiniz.

artık biraz daha zor olacak, farkındayım. ama bununla başa çıktığımı sanıyorum. yani, sanırım, biraz güçlüyüm. ona şöyle seslenecek kadar güçlüyüm:

"biliyorum, oradasın. seni çok seviyorum, evet, hala hem de, gerçekten, inatla. umarım gittiğin yerde iyisindir ve her şey yolundadır, artık ne kadar olursa. aynı şarkıları dinliyorum hala. o şarkılar kulağıma çalındıkça ağlıyorum. şerefine yaşıyorum."

evet, ben, şu günleri onun şerefine yaşayacak kadar güçlüyüm.

artık kızgın değilim. artık önemli değil çünkü.

bundan sonra kimseyi yeterince sevemeyeceğimi hissediyorum ve basit özlemleri olabilen insanlara gıpta ediyorum. çünkü ben, hayatıma devam ederken, ne zaman özlesem parmaklarımdaki tendonlarım ve çene kemiklerim aynı anda kopmuş gibi hissediyorum.

çünkü bir gün önce çaresizlikten bütün damarlarım kurumuş, göz pınarlarım büzülmüş, içim ekşimiş, yüzüm ve ellerim parça parça kaşınmış olduğunu kimselere belli etmeden atlatıp, bir gün sonra arkadaşımın doğum günü için pasta olmayan bir şey seçtim.

çünkü başkalarını üzmemek için kendimi üzme kotamı tek bir kararla doldurdum.

çünkü içinde yaşadığım dünya küçük güzellikler sunma çabası gösterirken ait olduğumuz ırkın çirkin olduğunu biliyorum.

çünkü aptallıktan iğrensem de aptal yazılar yazıyorum.

çünkü beş yaşındaki gibi sevinip, beş yaşındaki gibi kırılıyorum.

çünkü ekmeğime konan arının balı afiyetle emişini gülümseyerek izlerken, arka masamda iştahla yemek yiyen çocuğu görünce midem bulanıyor.

çünkü zor zamanlarında yanında olduğum hiç kimseyi zor zamanlarımda yanımda istemiyorum. yanımda isteyeceğim zaten gelmiyor.

çünkü ne olduğunu anlamadan yaz bitti, ve ben üşümeyi ve yağmuru sevmiyorum. yine de sonbahar geliyor.


8.10.12

[insert reality here]


sayfaları hızlı hızlı çevirirken bir serinlik çarpar ya suratına, ekim havası tam da öyle işte. önünden bir sürü hayat, yeni satırlar ve çokça hikaye geçerken mevsim de dönüverir. bir günde bir bakarsın üşümüşsün, battaniyelere sarınıp içinden çıkamaz olmuşsun. yine de açsındır. yeni her şeye açık. zira hayatında -düzgün olmasa da- uzun süre rayını bir şekilde tutturmuş giden her şeyin anahtarı tam da ekim ayıdır.

aslında bahar temizliği denen şeyle arındığını sanırsın ya, o dönem tam da en başına buyruk olduğun halinle yüzleştirir aslında seni. [ne büyük yanılgı.] kemiklerinin ısınmaya, saçlarının renginin açılmaya başlamasıyla uzaklaşırsın bedeninden. giydiğin kıyafetlerin boyu kısaldıkça ten rengin koyulaşır. yara izlerin belirginliğini kaybeder. kafada hasır bir şapka, kendi hayatında turist gibi yaşarsın. hiçbir şeyin kalıcı olmadığını bilerek ve fakat bunu inkar ederek salınırsın oradan oraya. bir ayağın suda, bir gözün güneşte şehrin sakinliğine inanamazsın. aşktan burnunun ucunu göremezken serseriliğin dibini sıyırırsın. 

sonra şehir yavaş yavaş dolmaya, güneşin yüzü bulutlanmaya, kıyafetlerin boyu uzamaya, ten eski rengine dönmeye başlar. hayatın gerçek yüzüyle karşılaşmanın getirdiği sarsıntıyı üzerinden atmanla gerçek sen'le yüzleşmen arasındaki zaman diliminde en olmadık tepkilerle karşılarsın olanı biteni. ne yiyeceğini, ne giyeceğini, ne içeceğini, ne yapacağını; hangi adımını önce atacağını, ne zaman susup ne zaman konuşman gerektiğini, nasıl nefes alacağını bilemezsin. öyle bir yalpalanma, bazen tökezleme ve kararınca önünü görememenin getirdiği dağınıklığı -yeni ve daha büyük dağınıklıklar yaratarak- toparlamaya başladığındaysa bir bakmışsın kabukların kaşınmaya başlamış bile.

*

buralar artık bildiğin gibi değil, çıkarken üzerine hafif bir şey al.

5.10.12

but we'll never get the truth of our dreams and wishes.


"bizimkisi artık alışkanlık oldu," diye bitirilen bir ilişkinin arkasından ne düşünülür? uzun süren her neyse, onu sırf uzun sürdü diye söküp atmak ne kadar gerçekçidir? yoksa her şeyin bir 'yeter' noktası mı var? 'son damla' payını bıraksak da o bardak ne zaman taşar? tadını sevsek de bir bardak içkiyi elimizin tersiyle dökme noktasına ne zaman geliriz? kalabalıkların içinde sarhoş olduktan sonra açık havaya çıkmak insana ne hissettirir?

hayata dair soru işaretleri ve ünlemler yerini tamamlanamayan cümlelere bıraktığında artık başka pencerelerden bakma zamanı gelmiştir. bildiğimiz ve sırf bu yüzden yenilmediğimiz oyun alanlarını üzerimizdeki kumu silkeleyerek terk etmek belki de en iyisidir. 

oysa ki biz içilmemesi gereken o son shot'lar ve yenilmemesi gereken o son lokmalar yüzünden alt üst olan midemizi klozete bırakırken beynimizin içinde yankılanan "fazla, bu çok fazla," seslerini kulağımızda çınlayan müzikle bastırmaya çalışırdık. inadına, inadına ve hep üstüne üstüne giderdik. yine de yıkamadık evimizin duvarlarını. her kapı koluna bir hayat astık. her duvara bir isim kazıdık. her çekmeceye bir insan gizledik. hafızamızı kutulara kaldırmaya çalışsak da bir şeyler hep ortalığa saçıldı. fotoğraflar yapıştı ellerimize. ceplerimizde hep kum kaldı. silkelenmeyi bir türlü beceremedik.

kapısından çıkamadığımız evin farklı pencerelerinden havalandırdık odalarımızı yine de. her seferinde farklı yönden esen rüzgarla dalgalandı perdeler. kimisinin kırılan camını uğursuzluk bildik. saçlarımız kimisinden süzülen ışık çubuklarında kayboldu. bütün çirkinliği ve çoğu zaman güzelliğiyle ve ayağımızın altına yapışan kumlarıyla evimizdi işte. hayatımızı bir türlü terk edemedik.

*

bu kez fazlasıyla durgun ve bir o kadar da bağlılık kokan bir odadan çıkıyorum. koridor boyunca ilerliyorum. ellerimi duvarda gezdirdikçe bildiğim yüzlere dokunuyor elim, hep orada olacak yüzlere. o odanın dışında yeni bir pencere açıyorum bakmak için. sonbaharın kokusunu yeni bir rüzgarla, yeni bir odada karşılıyorum.

perdeyi biraz aralarsan yağmurun kokusunu bile alabilirsin.


2.10.12

the very last resort.


ve hayat bazen grip olmuş insana benzer. huzursuzluk önce gelir ciğerlerine çöker. nefes alırken için acımaya başlar. ilk başta önemsemezsin. "sigaradandır," dersin, şu bir türlü bırakamadığın. halbuki olan biten ağır gelmeye başlamıştır. gözlerin yanmaya başlar sonra, baktığın yeri netlemeye çalışırken başına bir ağrı çöreklenir. "sabah az kahve içtim," dersin bir yenisini koyarken kartondan bardağa. yine de gözlerinin sulanmasının önüne geçemezsin. çok sevdiğin bir insanı kırmanın ne demek olduğunu fark ettiğin andaki gibi yüklenir bütün yaşlar göz pınarlarına ve inadına akmaz ya, o an bir de kızarma başlar. kuru kuru çektiğin burnun sonunda akmaya başlar. ve, tabii ki, yeni yaralar eklenir vücuduna. bunlar yetmezmiş gibi her öksürüğün peşini bitmek bilmeyen bir mide bulantısı takip eder. son zamanlarda gördüğün, duyduğun, bildiğin ve hissettiğin her şeyin karşılığını bulması gibi sürekli içinde bir çalkalanma, dinmek bilmeyen. 

iyileşmek için vitaminler ve antibiyotikler dökseler de önüne, hiçbirini kabul etmez bünyen. "ilaçlar mahvediyor beni," dersin, çökmüş metabolizmanın kendi kendine yeteceğine inanarak. ve sadece dinlenmek istersin. uyumanın hiçbir şeye iyi gelmediğini bildiğinden olacak ki tüm bu tepkilere inat bir koltuğun tepesinde uykuya direnirsin. yolculuğa çıkmayı düşünürsün aslında, gitmenin de hiçbir şeye iyi gelmediğini bilmene inat. yine de rüzgara inanırsın. yüzünden, saçlarından ve ellerinden geçerken ciğerlerini temizleyeceğine. yol çizgileri arasında kesik kesik de olsa bir umut olduğuna. inanmak istersin.

25.9.12

all those moments...


sanırım her şey olanla olmasını istediğimiz arasındaki ayrımda salınmaktan yorgun düşmemizle başladı. öyle ki, sırtımızı ilkine yasladığımızda gerçekçi, duygusuz ve soğuk; ikincisinin ayaklarının dibine serildiğimizde hayalperest, duygusal ve zayıf olduk. aynalardan kaçmakla aynı aynalara başkalarının gözünden bakmak arasındaki her gidiş gelişte daha çok uzaklaştık kendimizden ve bu kez de zaaflarımıza teslim olduk. ne kendimizi doğru dürüst tanıyabildik ne de başkalarının tanımasına izin verdik. ellerimizle kurduğumuz ilişki hep ceplerimizin söküklerini büyütmekten ibaret oldu. çıkartıp baktığımızda kabaran damarlarımızdan kimyamızın dengesini şaşırdık. denklemdeki bir bilinmeyen eksik kaldı. hep x'ler ve y'ler ve z'ler geçti gözümüzün önünden. ellerimizin içini, avuçlarımızı hiç açamadık. sıkılı yumruklarımızdan bir kurtulsak aslında hepsi gözümüzün tam da önünde duracaktı. göremedik. perdeler ve perdeler, hiçbir zaman kalkmadı. gerçek ve hayal arasındaki bağı bir türlü kuramadık. ya saklandık ya da saldırdık. durduğumuz yerdeki salınımımızı rüzgara bağladık. kim olduğumuzu hep unuttuk. 

bir tek kendimizi unuttuk. 

geçmişi kelimesi kelimesine hatırlarken ve hatırımızdakilerle yeni geçmişler inşa ederken avuçlarımıza bir bakabilseydik. ellerimizden bir ayna tutabilseydik yüzümüze doğru. bütün bu zamanları çirkinliğinden arındırıp oldukları en saf halleriyle bir köşeye kaldırabilseydik. tüm o zamanlar -bizimle birlikte- oldukları gibi kalsalardı.


23.9.12

we're done here.


buralardan gitmenin oldukça kolay ve aslında çokça yorucu olduğu yenilenmiş bir taktiğimiz var. her ruh halinin üzerini örterek zihinsel deformasyonun dibini sıyırtan cinsten. biletler, pasaportlar, kalınacak yer, gezilecek yer listesinin sayfasını çevirip yeni bir liste yapıyoruz. gidecek yeri bir şekilde buluyoruz, olmasa da varmış gibi davranarak. tek derdimiz biraya alternatif olarak hangi kokteyli içeceğimizi seçmek oluyor. hayata buzların ve pipetlerin arkasından bakıyoruz. ayaklarımız sabit değil. eller sürekli hareket halinde. fotoğraflar çekiliyor. bir aşağı bir yukarı yürünürken müzikler ve insanlar değişiyor. sigaralar yakılıyor. eve hep ellerimiz yapış yapış dönüyoruz. leş gibi olmuş ayakkabımızı çözmek için dakikalar ve dakikalar harcıyoruz. uyandığımızda bir elimiz başımızda; bir diğeri duvarları tutuyor. aradaki upuzun mesafenin dengesi başka türlü bulunmuyor. yüzler yıkanıyor. çaylar ve kahveler yapılıyor. kahvaltıdaki lokmalar hatırl(am)ıyorum'larla bölünüyor. telefon hangi çirkinliklerin kapısını aralamış, kontrol ediliyor. unutmanın tadına bir türlü varamıyoruz. yarı uyur yarı uyanık koltuk üstünde geçen ertesi günden bir sonraki haftanın planları yapılmaya başlanıyor. ve sayfa yeni bir liste yapmak için çevriliyor. 

bu seferki de bize -tekrar- yenilene kadar. manipülasyonun şerefine.

20.9.12

leaving question marks aside for a hope-second.


korkular, tedirginlikler ve soru işaretleri dönüp dolaşıp aynı tırnak içinde buluşuyor: gelecek. bu tıpkı upuzun bir koridorda karşına çıkan perdeleri aralayarak ilerlemek gibi. önünü görmeden. bunu atlattık, şimdi sırada ne var? 

hep en çirkinini ve en kötüsünü düşünerek atılan adımlar yüzünden ayaklarımızın altı toz toprak olmuşken, bir kez -ve belki de bu kez- perdeyi önce ellerimizle aralamak isteği. önce aydınlık yaksın gözümüzü. diğerleri gibi olmasın. göz bebeklerimizden saçlarımızın arasına ışık demetleri süzülsün. belki üç gün, olmadı bir ay sonrası için bir ipucu dahi olsa keşke. -henüz gerçekleşmemiş olaylar için bile bir 'keşke' atıyoruz kenara.-

bir de, tabii ki, perdenin önünde durup bekleme hali. kulağımıza sürekli bir şeylerin fısıldandığını hissedip heyecanlanmalar ve açılan kartlar için umarım'lar eşliğinde kendi kendimizi motive etme çabaları. devam etmekle etmemek arasındaki gerginliği olduğumuz yerde salınarak atacağımızı sanmanın tuhaf uyuşukluğu. ve bir de arada bir geri dönüp -aslında- kapanmış perdelere yine burnumuzu sokma denemeleri. arkada bırakılan perdelerden uzatılan ellerin haritasını çıkartmanın son çırpınışları.

yine de bulunduğumuz noktada -ölmediğimiz sürece ki bunu beceremediğimiz de ortada- sonsuza kadar kalamayacağımız  bir gerçek. mutluluğun tartışmaya açıldığı ve fakat keyifli olma halinin sabitliği ve yavaşlığı. evet, keyifli ve yavaş. fırtına öncesi sessizliğin alttan alta vuran temposu gibi. bir yenisini karşılamadan önce verilen derin nefes.


pencereyi açar mısın? içerisi havalansın biraz.


17.9.12

what if?


bir sürü yol, bir sürü yan yol. bir sürü seçim, bir sürü hata. hayata dair şüpheler, noktayla sonlanmayı bekleyen soru işaretleri. bekleyişler, yerinde duramamalar, yerinden kalkamayışlar.

kendimizden saklanmayıp, "keşke," diye başladığımız cümleler için.


14.9.12

çekici detoneliğin kitabı*



Aynaya günde kaç kez bakıyorsunuz? Aynaya her bakışınızda kendinizi gerçekten ne kadar görebiliyorsunuz? Veya hangi hayallere dalıyorsunuz kalabalıklar içinde? Bambaşka yerlerde, farklı vücutlarda olduğunuzu hiç mi düşünmüyorsunuz? Hayatın gerçekleri arasında kendinizi nasıl tanıyor ve tanımlıyorsunuz? Kaç kimlik ve kişilik yüklüyorsunuz benliğinize? Hiç düşündünüz mü? Siz içinizde kaç kişilik bir hayat taşıyorsunuz?

Cevap verme sırası Paul Banks’e geldiğinde onun verecekleri şöyle özetlenebilir: 3 Mayıs 1978 doğumlu Paul, 1997’den beri Interpol grubunun vokali olan Paul Banks, 2009 senesinde Julian Plenti Is… Skyscraper albümünü ve 2012’de Julian Plenti Lives… EP’sini çıkartan Julian Plenti ve 23 Ekim’de Banks albümünü yayınlayacak olan Paul Banks.

Evet, Paul Banks tek bir vücutta –en azından bildiğimiz kadarıyla- dört kişilik hayat yaşayan/taşıyan bir adam. Melankolik sesini her duyduğunuzda başını göğsünüze yaslayıp, “Üzülme, geçecek, geçmese de buradayız işte,” demek isteyeceğiz türden bir adam. Interpol’le verdiği kalabalıklar içinde kaybolmuş hissinin yanında Julian Plenti’yle kendini ikili ilişkileriyle tanımlamış bir adam. Kendi adını taşıyan solo projesiyle özüne dönen ve fakat halihazırda olduğu ben’den kopmadığının sinyallerini vererek bizi yine saykodelik ruh hallerine sokmayı vaad eden bir adam.

1 Haziran 2011’de Küçükçiftlik Park’ta gerçekleştirilen Interpol konserinin ardından -bu kez- Paul Banks ‘adıyla’ bir kez daha İstanbul’a gelecek olan bu adam, 13-14 Şubat 2013 tarihlerinde Babylon sahnesinde yazacak çekici detoneliğin kitabını, bir kez daha. Grubun Turn on the Bright Lights adlı çıkış albümünün üzerinden on sene geçmesine rağmen ateşi asla düşmeyen, yazdığı şarkı sözlerini içimize işleyen gitar riffleriyle harmanlayan ve sesinin büyülü tınısından hiçbir şey kaybetmeyen bu kim olduğu asla tam olarak bilinemeyecek adamla buluşmamıza daha aylar varken biletlerin 14 Eylül’de satışa çıkacak olması günlerin de benzer hızla geçeceğinin bir işareti.

İster aynaya baktığınızda sadece kendinizi görün ister geleceğe dair planlar yapmaktan kaçının, yine de siz siz –veya bir başkası- olun bu orta vadeli planı takviminizin bir köşesine not etmeyi unutmayın!

* bu yazı 13.09.2012 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

10.9.12

once upon a time, someone else ago.


hiçbir zaman sicilyaya taşınmayacaktık ve hiçbir zaman sadece sen ben ve akdeniz olmayacaktı ne sen deniz kabuğundan bir teknede çalışıp güneş yanıkları içinde eve dönecektin ne de ben gölgede uzanıp şarkı sözleri yazacaktım ve geceleri farklı farklı yıldızlar çalmayacaktık gökyüzünden günler tartışmadan geçmeyecekti ve tek bir kişi olamayacaktık dinleyip geçecektik güzel de olsa ütopyaydı işte söylenip geçilecekti herkesin bir hayatı vardı ve kimse aldığı kararlardan dönmeyecekti hiçbir zaman olduğumuz noktaya dönemeyecektik hayatla yüzleşip kendi gerçeklerimizle mücadele edecektik ve hep yenilecektik hep güzel şeyleri yarım bırakırken pes etmeksizin dibini sıyıracaktık çirkinliğin geçmişi kağıtlara döküp çantamızda taşıyacaktık onlar gelip izi kalmış yaralara dokunacaklardı ve bisikletten düşermişçesine gülerek anlattığımız çocukluk anılarına dönüştükleri an aslında ne kadar hafiflediğimizi fark edecektik kimisini de iki kişilik sırlar hanesine yazacaktık unutmamız mümkün değildi hatırlamadığımız veya özlemediğimiz bir an bile geçmeyecekti yine de bir şekilde devam edecektik ölümü hep bir tıkla ıskalayıp hayatın eşiğinde alkolle ve uyuşturucuyla yuvarlanıp gidecektik sahip olmadığımız bedenlerimizi oradan oraya yuvarlayacaktık çarptığımız yerlerimizdeki çiziklerimizi ve çürüklerimizi gözlerine sokacaktık yaşıyoruz çünkü ölemiyoruz diye bağıracaktık iki cümlede bir serpiştirdiğimiz soru işaretlerimiz ve ünlemlerimizi bir türlü noktalara bağlayamayacaktık hiçbir noktalama işareti cevap olamayacaktı sorumuza her kapı hayata çıkacaktı adı hep hayat olacaktı

7.9.12

i like pretending.


şu sıralar kendimi en iyi metaforlarla ifade edebiliyorum. çünkü her şey o kadar gerçek, sığ, samimiyetsiz ve yalancı; reddetme ve kabullenmeye çalışma hali de bir o kadar zor ki... örneğin bugün, özenle yıkadığın bir tabağı kuruması için kenara koyarken elinden düşürüp kırmak gibiydi.

gelen haberler ve ihtimaller, belki umutlar ve tabii ki histerik kahkahalar. ardından gelen kaçınılmaz gerginlikler ve şiddetli baş ağrısı.

ortası bulunamayan ruh halleri ve cuma iş çıkışı bozan hava için, saygı duruşu.

alkolle tozu alınacak zamanlar için.


4.9.12

i’ve seen love, and i followed the speeding of starswept night.


önce ketılı kontrol ediyorsun. su miktarının yeterli olduğundan emin olunca düğmeye basıyorsun. fincan, temiz veya dünden kalma, fark etmiyor. hiçbir zaman etmedi. göz kararı koyuyorsun kahveyi. her şeyin ölçüsüz, hep göz kararı. suyun kaynama sesini duyduğun an kapatıyorsun ketılı. suyu dolduruyorsun fincana. tüten dumanı tek nefeste içine çekiyorsun.

hayat, sade(ce) bir kahveyle devreye giren yüz yirmi trilyon elektronun çarpışma hızına yetişmekten ibaret artık.

derinin altına harfler kazınıyor tek tek. p, i, n, n, e, d... bilek sonsuzluk için kıvrılıyor. çünkü hiçbir şeyin sonu gelmiyor. her şey tekrarlıyor, hep bir döngü içinde. göğüs kafesinde yeni bir hayat kuruluyor. akmaya devam eden hayatına en güzel yerinden tutunan bir el. unutulması mümkün olmayan bir şeyi hatırlamaktan kolay ne olabilir ki?

gece, gözünü kapattığında canlandırdığın, yine de tasvir etmek istemediğin, sadece olan ve olduğu için nefes aldıran bir form artık.

*

her sabah bambaşka ruh halleriyle ve dağınık saçlarla ve uykusuz gözlerle uyanmaktan yorulmuyorsun.

uykusuzluktan sersem gibiyim.


2.9.12

now there's that fear again


hiçbiri 'yeteri kadar' olmuyor. sabah ayılmak için içilen sigaralar ve kahveler, bayılmak için içilen kokteyller ve shot'lar; unutmalar ve çokça hatırlamalar; soluklar ve nefesini tutmalar; dokunmalar ve bakmalar, bakamamalar; özür dilemeler ve teşekkürler; gidilen yerler ve gidilemeyecek adalar; kalmalar ve sürekli beklemeler, gidememeler; durmalar, susmalar ve gülümsemeler; cevaplanan sorular ve noktalar, ünlemler; dinlenen şarkılar ve yazılan kelimeler, sokaklar ve evler, okunan kitaplar ve izlenen filmler; sarılmalar ve uzaklaşmalar, uzak durmalar; gerçekler ve rüyalar, uyumalar; çöpe atılan hikayeler ve biriktirilen anılar; kutular, saklanmalar ve kaçmalar; arada sevmeler ve belki nefret etmeler; sıcak havalar ve soğuğu özlemeler; gündüzler ve geceler, günler. 

yer çekimi ve tekinsiz beyazlık.

hiçbir zaman 'yeteri kadar' olmayacak.

31.8.12

unlike the rest of the world.


"but more than that, 
no unloving words were ever spoken, 
and everything was held up as another small piece of proof 
that it can be this way, 
it doesn't have to be that way; 
if there is no love in the world, 
we will make a new world, 
and we will give it heavy walls, 
and we will furnish it with soft red interiors, 
from the inside out, 
and give it a knocker that resonates like a diamond falling to a jeweler's felt so that we should never hear it. 
love me, 
because love doesn't exist, 
and i have tried everything that does."


30.8.12


"o olduğunu biliyordum. daha önce hiç kimseyi bu kadar sevmemiştim. zormuş. ama dayanabilirim. genellikle hayatının ileri dönemlerinde ruh eşinle tanışıldığını biliyorum. benim için kötü oldu. ben şimdi daha 25 yaşındayken tanıştım. konu seks bile değildi. seks umrumda değildi ki. asıl olay bu değildi. önemli olan sabahları birisiyle uyanmaktı. aynı yastığa baş koymaktı. önemli olan yastıktı. kötü adamlar geldiğinde onun orada olduğunu bilmek. mecazi anlamda tabi. kötü adamlar asla gelmez. rüzgar eserken karnının tok ve sevdiğinin yanında olması. nefesinin sıcaklığını omzunda hissetmek. işte bu kadar. yastık."

kill me now!


paradoks tatlıyla tuzluyu birlikte yediğimiz ve bundan zevk aldığımız an başladı. sonrasında hep ekmeğin üzerine sürdüğümüz reçelden bir ısırık alırken çatalın ucunda bir peyniri hazırda beklettik. fazla'nın tadını öldürmekte üstümüze yoktu. ne de olsa güzel olan her şey boka batardı. varsın, batsındı. biz ağzımızda kalan o ne olduğu asla tarif edilemeyecek tatla yaşamayı öğrendik. öğrendik, çünkü ölmeyi de beceremedik. hep bir parmak reçel çalındı dudağımızın kenarına, tadına varamadık. 

28.8.12

too old to just break free and run.


gecenin orta yerinde uyanıp da kolunu olduğu yerden hareket ettiremediğin anı düşün. -bu ilk kez başıma geldiğinde felç kaldığımı sanıp hızlı hızlı nefes alıp vermiştim. o sırada bir de kalp krizi geçirmiş olabilirim. her neyse.- sonra o hareketsizliği kırmak için kolunu yastığın altından diğer elinle çektiğini hayal et. kan gitmesi için beklediğini ve bir süre sonra bastıran karıncalanmayla daha çok rahatsız olduğunu ve bir süre de o uyuşukluğun geçmesi için soluklandığını. kısacası uykunun kaçtığını.

şimdi tüm bu denklemi al ve kolunun yerine kalbini koy.

olmadı mı? 

o halde bir de ruhunu dene.

şimdi sus ve rüzgarı dinle.