5.5.13

to all the bad movies and all the earthquakes.


zamanın nasıl geçtiği ve mekanlar arası mesafenin nasıl uzadığı hiçbir zaman kestirilemiyor. gerçeklik, göz altı morluklarında halkalanıyor. beklenmeyen anlarda, daha ne olduğunu anlamadan bulunulan yerlerde kelimeler havaya asılıyor. kelimeler takılıyor dallara. hikayeler birikiyor masanın üzerinde. daha tozu alınmamışken üzeri yenileriyle kaplanıyor. en köşede kalan, en çok seviliyor. 

yalnızken kulaklardan akan sessizlik, kalabalıkta inceden bir mırıldanmaya dönüşüyor. kurulan her cümle, yatağın altına itilmiş bir kutunun kapağını aralıyor inceden. içerisi ve dışarısı birbirine karışıyor. bütün sınırları alt üst eden bir kaos türüyor bilinmeyen coğrafyalarda. her beden, kendi isimsiz krallığını çökertiyor bir yenisini ve en kötüsünü kurmak için. 

tüm şeritlerin tersten aktığı bir hayatta, sadece yol çizgilerini birbirine bağlayanlar sağ kalıyor. bütün düğümlerin tek bir yanlışta koptuğu aşklar yerini sıradan hatalara bırakıyor. kaybolan ışık çubuklarını geri getirecek bir adam, bir kadın, bir el, bir tutam saç, bir. hiç oluyor. geçmişin yükü, ayak tabanlarındaki bir çamur kadar leke bırakıyor.

her hücresiyle sevip olağanca beyazlığıyla inanan herkes, er ya da geç, tüm çirkinliğiyle karanlığa çekilip sonsuz hırçınlığıyla derisini yırtıyor. bildiği her şeyi unutmaya çalışan herkes, olacakları bilmeye muktedir olduğu her an, daha çok ölüyor.

ister inan ister inanma, yol ne gideni ne de kalanı affediyor.


*fotoğraf: furkan akbayrak 

20.4.13

if you want to leave, i'm with it.


alışkanlıkları düşünüyorum. senelerdir kendinden bir parçaymışçasına ayak bileğine dolayıp peşi sıra dolaştırdığın, sırtına atıp oradan oraya taşıdığın, son bir güçle yüklenip elindeki diğer çantaların arasında kaybettiğin ama bir şekilde hep bulduğun, hep sürüklediğin ve hep olduğun. alttan alta akan sabit bir ritim gibi, adımlarını uydurduğun. o olmasa takılıp düşecekmiş, sanki hafifleyecekmiş ve sanki hiç olmayacakmış gibi büyüttüğün alışkanlıkları.

hecelerine ve harflerine parçalayıp tekrar topladığında, içinden doğurup doğurup tekrar öldürdüğünde yine de nefes alacak bir kanal bulup gün yüzüne çıkan ezberlerin. her bozuşunla, bu kez daha derine inerek kazınan bildiklerin ve bilmediklerin.

siyah beyaz fotoğrafta daha da belirgin olan çillerin anlatmaya çalıştığı bir şey var; hiçbir zaman saklanamazsın. oksijensiz kaldığın her anı telafi edecek bir nefes gibi, dizindeki morlukları ve sırtındaki çizikleri ve kemiklerindeki kırıkları sana her dakika ve her an anımsatacak bir görünürlük hali. nereye gidersen git ve ne kadar süre aynı noktada kalırsan kal, seni sen yapan, sırf seni sen yaptığı için uzak durmak istediğin ve bu yüzden bir türlü uzak kalamadığın bağların.

paralel şekilde akan hayatları tam ortasından dikine kesen eğri gibi, hiçbir zaman doğrusunu bulamayacağın ve her yanlışta çözmek için daha çok uğraşacağın bir soru, sorun veya problem. odanın ortasına çöken bir duman veya ısı farkından dolayı camların buğulanması gibi görüş açını bulanıklaştıran, renksiz ve olabildiğince parlak bir ışık hüzmesi. büyüsüne kapılıp kör olmuşçasına sadece ve sadece onu izlediğin bir yanılsama. flash patlaması kadar kısa ve o anki fotoğrafın kadar sonsuz. dişlerinin arasına sıkıştırıp yaktığın sigara kadar yeni ve hisli. her seferinde farklı bir sayfasından başlayıp aralıklarla altını çizdiğin bir kitap kadar dramatik.

belki bugün, belki yarın ama mutlaka bir gün olduğu ve olmadığı her haliyle kabul ettiğin, elini göğsüne koyup ona bir yer yaptığın, içindeki yerini sağlama aldığın, her sarsıntıda orada mı diye durup yokladığın camdan bir fanus. içinde sadece tek bir hayat yaşattığın. içinden her seferinde başkalarını söküp çıkartsan da, hep aynı kalan hayatın.

14.4.13

what are we going to do about this?


duygusuzluğunun altında yatan kaos, onlarca farklı duygunun, tıpkı atomların birbirine çarpmasıyla ortaya çıkan enerji gibi, tek bir bedende buluşmasıyla bomba etkisi yaratıyordu. onlarca farklı insana duyulan onlarca farklı duygudan doğan bu yıkıcı güçle, giderek hissizleşiyordu. yıkılan duvarlar ve dağıtılan odalar, yeni ve daha yüksek duvarlara, kirli ve daha dağınık odalara açılıyordu.

senelerdir tanıdığı kimisine karşı ne yapacağını bilmediğinden, en olmadık dışa vurumları gerçekleştiriyordu davranışlarında. en şımarık ve en amatör tavrını çekip çıkartıyordu önüne, herkesin önünde.

kimisi de tüm yakınlaşmalara uzak kalmayı tercih ettiğinden, her türlü dengesizliği içinde barındırıyordu. ne yapacağını bilememe hali, hiçbir şey yapmamasını salık veriyordu istemsizce. bilinmeyenin çok olduğu denklemdeki bütün hatalar birbirini götürüyordu.

kimisi hiçbir zaman doğmayacak bir kız kardeşe sesleniyordu, her şeyden ve bütün çirkinliklerden bağımsız. belki de en sağ ve temiz kalacak yanıyla konuşuyordu onunla. ne kadar uzak ve habersiz kalsa da, o kadar meraklanıp yine de sessiz kalabiliyordu paralel düzlemler boyunca.

kimisi içindeki sarılma güdüsünü harekete geçiriyordu her an. her kelime ve her dokunuş, bir şeylerin bazen olmayacağı gerçeğini de beraberinde getiriyordu. çoğalmanın ve sonsuzluğun en eksik ve en beyaz yüzünü gösteriyordu bakıldığında.

kimisine karşı hissedilen tahrip edici duygularla ruhuna ne yapacağını bilemediğinden, bedenini dönüştürüyordu. içinden çıkan ve kendisinden yenilerini doğuran tüm duygular, bu derinlikten kaynaklanıyordu. aşağılara indikçe, göz gözü görmüyordu.

7.4.13

the only way to overcome sadness is to consume it.



"she was not crying  
which surprised me very much  
but i understand now  
that she found places  
for her melancholy  
that were behind more masks 
than only her eyes."

hissetmek ve hayal kurmak, yaşıyor olmanın en somut göstergeleri belki de. 

kola iğne batınca duyulan sızıyla kalp kırılınca hissedilen yoksunluk aynı olmuyor yine de. tahrip gücü farklı olsa da, hisler yanıltmıyor. ve hissetmek, öyle bir an geliyor ki, nefes alamamak hakkını saklı tutuyor. yaşamı garantilese de, ölüme en yakın noktada duruyor. acının ve şiddetin olduğu her yerde, yaşam devam ediyor.

hayal kurmaksa, özü gereği, kısa ömürlü oluyor. kuruluyor olmasından mütevellit, zembereği boşaldığı an, boşa sarıyor. her başa dönüş, kısa süren bir kurulumun boşa dönüşünü işaret ediyor.

duyguların ve aklın çarpıştığı her an, derin sessizliklere gebe oluyor. gözün baktığı her nokta, ardı sıra yeni bir yalan doğuruyor. insanın içinden çıkan her insan, avuç içindeki çizgilerle ayırt ediliyor. havada asılı kalan her el, sökük ceplerin iplerini birbirine doluyor.

bilinmeyenin içinde gizlenen sonsuz özlem yerini ön görülemeyecek bir hissizliğe bırakıyor. sarılınca dinen acılar, kabullenme ve vazgeçememe döngülerini dramatik bir şekilde başa sarıyor. 

yaşıyor olmak, bilinen ve bilinmeyen tüm paradoksları alıp, bir vücutta eritiyor. iyi kötüyü, dağınıklık daha büyük bir dağınıklığı ve son sonsuzluğu doğuruyor. ışık çubuklarından kalan son sızıntılar takılıyor göz bebeklerine. mavi bir sıvı akıyor ceplerine. parmaklarından süzülenleri yüzüne sürdüğü bir savaş boyası gibi, artık sadece karanlıkta parlıyor belli belirsiz.

kemiklerinin geçtiği her noktayı hatırlıyor. ve tavşanların üzülmesine dayanamıyor.

3.4.13

Yoğun His Alarmı: Daughter*



Dün akşam İKSV Salon’da, 2 saatlik sure aralığında, Londra’nın tüm hava şartlarına maruz kalmamızı sağlayan bir konser vardı: Daughter.

Hepsi daha 20’lerinde olmasına rağmen hayatın düğmelerini teker teker çözmüş ve iliklememiz için sanki önümüze sermiş gibi bir naiflikteki bu 4 insan, tüm sükunetleri ve utangaçlıkları ile, sahnede, içinde bulunduğumuz durumun vehametini kavramamızı sağladı; hepimiz acı çekiyoruz!

Gözlerine kadar uzanan kakülleri ve her şarkıdan sonra kopan alkışla daha çok utanan ve kırılganlaşan Elena Tonra, gitarını çello yayıyla her çalışında lenflerimizin çekilmesine sebep olan Igor Haefeli ve davulun her santimetre karesinden bir kalp atışı kopartan Remi Aguilella, Salon’un yarısından fazlası yabancı dinleyicisini Londra’nın yağmuruna, fırtınasına ve güneşine maruz bıraktı.

Hala nefes alabilen, hala kanayabilen ve hala sevebilen insanları şanslı sayan bizler, evimizin yolunu bulmak için sarhoş olmayı ve ormanın derinliklerinde kaybolmayı göze alıyoruz. Gençliğimizi yad edip, bir daha asla o günlere dönemeyeceğimizi bildiğimizden mütevellit, Daughter’ın ardında bıraktığı ayak izlerini takip ediyoruz.

Ve, tabii ki, Salon’dan çıktığımızda yağmur yağmaya başlıyor.


1.4.13

in the place where i have what it takes.


onun gittiği yere yerleşen gölgeler yüzünden, içinde oluşan boşlukla ilgili sorunlar yaşıyor. ortalığı toparlamayı vakit kaybı bildiğinden, daha ve daha dağınık odaları adımlıyor. 

hala, düzenli olarak nefes alabilenlere imreniyor. ciğerleri paramparça olmuş. içinde yaktığı kamp ateşinin etrafında, hatalarının listesini yapıyor.

hala, kanı düzenli olarak akanlara imreniyor. duyguları darmadağın olmuş. içinde yanan kamp ateşinin içinde, evine kast edenlerin fotoğraflarını yakıyor.

yüzü bir gölge gibi, onun aklından siliniyor gün be gün. hayata geriye kalan kelimelerden bakmaktan gözleri sulanıyor. göğüs kafesindeki kırıklar acıyor.

paralel evrenler kuruyor kendine. bütün olasılıkları gözden geçiriyor. en kaotik ve en bulanık olanda karar kılıyor devam etmek için. onunla karşılaştığında, birbirlerini tanımadan, yan yana geçecekleri bir hayatı tahayyül edemiyor.

karşısına çıkan insanları anlamaya çalışıyor. ne istediğini bilmeyen insanların, nasıl bu denli kendinden emin cümleler kurduklarına hayret ediyor. hafızalarının öyle kuru ve olabildiğine durgunken bu kadar cesur olmaları karşısında hırçınlaşıyor.

karşılaştığı hikayeleri ve hayatları, bencilce bir kenara itip, hiçbir zaman çözülemeyecek bir düğümün içine hapsediyor. sadece, gerçekten sevdiği insanlara sarılarak iyileşiyor. onların acılarıyla, gülüşleriyle, kokularıyla ve sesleriyle çözüyor iplerini. ayırıp bir köşeye saklıyor.

sadece karşısında doğru şarkıları söyleyeceği insanlar biriktiriyor. sesinin kötülüğünü yüzüne vursalar da, doğru sözlerle doğru melodileri buluşturacağını biliyor.

şu hayatta her şey yanlış olsa da, bir tek şarkılar doğru yolu buluyor.


30.3.13

the only thing more painful than being an active forgetter is to be an inert rememberer.


geçmişe sürtünme gücünün ruhu ve bedeni ateşe verme gücü vardır.

hayat, gözlerden ve parmak uçlarından aktarılır bir diğerine. ve o gözler ve parmak uçlarıdır, geçmişle geleceği birbirine bağlayan. yol yol olmuş kumaşlardan sarkan iplikleri, bir diğerine, bu ikisi bir araya getirir.

ve karşılaşmalardır sessizliği tüm gürültüsüyle ortadan ikiye ayıran. bedenini yırtıp içinden onlarca pislik ve sonsuz ışık yayan. 

tüm oluşların ve asla olamayacakların aynı anda ve birdenbire hücrelerine hücum ettiği o an, gözlerin kaşınmaya ve parmak uçların yanmaya başlar. hatırayı canlı ve olağanca güzel tutmaya çalıştığın o her an, teker teker ve birdenbire akmaya başlar, gözlerinden ve parmak uçlarından.

geriye geçmeye yüz tutmuş izler ve derine kazınmış harfler kalır.

25.3.13

just because i don't care doesn't mean i don't feel.


ve öyle bir an geliyor ki, ne gururu, ne gardı, ne sıktığı dişleri, hiçbirisi fayda etmiyor. teker teker dökülüyor ellerine, oradan masaya saçılıyor inci taneleri gibi. geçmişin tüm şiddetini bir omuzda bırakıp tekrar toplamaya çalışıyor saçılanları. hep eksik, hep bir öncekinden daha yanlış. 

içinde bulunduğu ve kendini içinde bulunduğu tüm hallerde, başka bir dram sızıyor parmak uçlarından konuşmanın orta yerine. alay ettiği her halinden bir sızıntı yayılıyor ayaklarının dibine. yürüdüğü her kısa ve çarpık yolda izini bırakıyor, geri döndüğünde kokusunu alabilsin diye.

sıcak bir günün ardından bastıran ayaz gibi, güneş bile yalanlardan yoruluyor. dilinin ucuna gelen kelimeler sertleşse de, beynin gözlerinin kapanmasına izin vermiyor. karanlıkta en çok, o zayıf silüet hayat buluyor.

kendini ne kadar canlı hissetse de, ayaklarının altındaki telin titrediğini hissediyor. her adımında ölüme daha çok yaklaşıp, dudaklarından süzülen kanın tadıyla gerçeğe bir adım daha yaklaşıyor. 

hiçbir şey sona ermiyor. her acı ilk günkü kadar taze kalıyor ve bir o kadar da eskiyor. geçmişe özlem duyan insanlara gülümsüyor. dudağının kenarında beliren her kıvrım, ona kendi geçmişini anımsatıyor. 

yeni olan her şeyden yoruluyor. insanlar, yoruyor. bundan sonra hiçbir şeyin, o kadar sorgusuz sualsiz ve doğal; o kadar temiz ve kabullenilir olmayacağını biliyor.

uzay boşluğunda kaybolmanın dayanılmaz hafifliği ve dramatik salınımıyla, nereye sürüklendiğini bilmeden, nabzını yokluyor.

bir ayağı hep eşikte. 

kaçacak delik arıyor.


18.3.13

and all the birds fall out of the sky in two by two's.


olasılıkların ve tereddütlerin ortasına düşüp kırılmış kemiklerini ve parçalanmış avuç içlerini yalayarak iyileştirmeye çalışırken, bedenini ayaklarının üzerinde, dengede -veya o her neyse- tutacak birisinin varlığını arıyor el yordamıyla. karanlıkta yolunu bulmaya çalışan bir amatör gibi, dokunduğu yeri bilmeden bulaşıyor duvarda biriken yosunlara. kamaşan parmak uçlarını kokluyor, tanıdık bir yüze denk gelirim diye. kimsenin duymayacağı bir isim fısıldıyor. dudakları yarı açık, yarı kapalı. oluşan çatlaktaki kanı emiyor. pas tutuyor dili damağı.

iki yakayı birbirine bağlayan köprünün yıkılan ayaklarının altından karşı tarafa bakıyor, tek başına. annesine seslenmek istiyor. hiçbir şey söylemesine gerek kalmadan başını göğsüne yaslayacağı bir umut arıyor. sökülen dikişlerinden içinin pamukları lime lime olmuş oyuncak tavşanını arıyor enkazın altında. ayaklarını denize sallandırıp, birisinin, herhangi birisinin onu bulmasını bekliyor.

yaşananları ve söylenenleri unutmaksızın kalbini bir kenara bırakıyor. sevgiyle ve korkuyla yüzleştiği an, telefon hatları kesiliyor. "böylesi daha iyi," diyor. kendini daha iyi hissediyor. çizgisel zamanın ve dört boyutlu evrenin tüm bileşenlerini tek bir hareketle, kesip atıyor. kabloların ucundan saçılan kıvılcımlardan bütün bir şehir alev alıyor.

peşi sıra yürüyen korkusuna aldırmadan başka bir yer ve başka yol arıyor içinden çıkacak. yüzeyde olup bitenin ahengine kapılmanın sıkıcı gelmeye başladığı bir an, kendini kesip açıyor. o yeri ve yolu içeride, kendi içinde arıyor.

gözlerinin içine yaklaşan her göz bebeğinde kendi yansımasını bulmaya çalışıyor. karanlığında kendini görebileceği bir sonsuzluk. her şeyin kırılgan olduğu bir hayatta, buzdan bir aynanın üzerine eğiliyor. kırık ve aslını onlarca parçaya bölen bir beyazlıkta o siyah lekeyi kazıyor tırnaklarıyla.

tüm zaman eğrileri ve tüm paralel varoluşlardaki olguları çoğaltıp parçalayan, sonsuza kadar süregelen bir ayna oluyor. ve tüm kırıklığı ve tüm sırrına rağmen, karşısındaki nesneyi olabildiğince hatalı ve öngörülemez bir gerçeklikle var ediyor. kendi varlığının mevcudiyetine inanmak için, o kaosun yansımasını ve yankısını hissetmek istiyor.

"işte benim aynam."

sesi takip ediyor.


12.3.13

çünkü bir erkek bir kadının nefesi kadar*



Boğazınıza bir elin sarıldığını düşünün. Kalın parmaklı, sert dokulu; acımasız. Nefes borunuzun en narin yerinden kavrayıp sizi soluksuz bırakan bir elin varlığını düşünün. Siz çırpındıkça daha sert ve daha umarsızca sarılan.

Veya yüzünüze bir yastık bastırıldığını hayal edin. Tam da uykunuzun en kuytu yerinde, gözünüzü bile açamadan, nefessiz kalıp çırpındığınızı. Aldığınızın son nefes olduğunu anladığınız andaki savunmasızlığınızı düşünün.

Belki de en çok sevdiğiniz ve istediğiniz tarafından terk edildiğinizi. Kendinizi kollarınız öylece iki yanınızdan sallanırken bulduğunuz o anı, ve etrafınıza baktığınızda oluşan o derin boşluğu. Bomboş bir odada kapalı kaldığınızı, ve göz yaşlarıyla karışık hıçkırıklarınız arasında nefes almaya çalıştığınızı.

Şimdi de evinizden, ailenizden ve ülkenizden uzaklaştı(rıldı)ğınızı farz edin. Bildiğiniz tüm doğruların yanlış, inandığınız tüm gerçeklerin yalan olduğunu. Her şeyin aksine gittiği bir dünyada kendinizle ve dünyayla yüzleştiğinizi, yani yeniden nefes almaya çalıştığınızı düşünün.

İşte Ece Temelkuran’ın son romanı Düğümlere Üfleyen Kadınlar, tam da nefesin kesildiği anda yeniden hayata dönüşü anlatan bir yol romanı. Yolda nefes almayı öğrenen kadınların romanı. Hayatını yol çizgilerinin arasına düğümleyip nefesin ta kendisi olan bir kadının romanı.

“İnsan bir kez bir sınır geçince artık hangi sınırları geçeceğini hiç kestiremiyor. Kaybolduğunuz çöl, sizi bulanla aynı olmuyor..."

Tanıdığımız kadınlara benzemeyen, tanıdık Orta Doğulu kadınların; bizden farklı dilde konuşulmasına ragmen bizimle aynı dilde konuşulduğu hissinin; ne kadar uzak olursa olsun yakınımızda hissettiğimiz uzakta kalmış coğrafyaların ortasında dört kadının –aslında bir olup- kendileriyle yüzleşme romanı. Annesiz ve evsiz, bildiği hayatının dışına atılmış dört ayrı kadın, tek bir kadında parçalanıp bir araya geliyor aslında. Hepsinin nefesi kesilmiş. Hepsi, nefesine mal olan hikayeleri döküyor bir bir ortaya ve her biri, bir diğerinin hikayesinde almaya başlıyor nefesini. Kendisini karşısındakinde, karşısındakiyle iyileştiren ve yeniden keşfeden bu dört kadın, bir Orta Doğu boyunca yol alıyor. Çakıllı yollardan ve ıssız çöllerden geçerken, kurak bir coğrafyanın ancak onlarla yeniden hayat bulacağı salık veriliyor okuyucuya.

"Bakma sen, kadınlar tanrıçalarını asla terk etmezler. Sadece gizlenmeleri için onlara yeni kostümler dikerler!"

Kadınlığı ve kadın arkadaşlığını temel meselesi olarak alan roman, annesiz ve evsiz bu dört kadının bir de ülkeleri tarafından da istenmemesi haline temas ediyor. Bir yandan bir kadının nasıl sevilmesi gerektiğini ince ince ve sıklıkla dokurken, bir yandan bir ülkenin nasıl sevilebileceğini Tunus, Libya, Mısır ve Lübnan sokaklarından ve sofralarından geçerek aktarıyor. Kadınların tüm hüznünü, sevincini, acısını ve mutluluğunu insan seslerine ve yemek kokularına karıştırarak sunuyor. Beyaz gecelikli kadınların toprak sarı bir fonda düşe kalka dans ettiği bir film izletiyor Temelkuran romanında.

Yol bitiyor. Ve kadınlar nefes almaya başlıyor yeniden. Bir yol boyunca, onlarca hikayenin arasında, kadınlar tek bir vücuda durup, bir anda nefes almaya başlıyor. Yeniden. Atıldıkları hayatlarından yepyeni hayatlar doğuruyorlar kendilerine. İp ip dizdikleri göz yaşlarını düğümleyip birbirilerine, kendilerini doğuruyorlar benliklerinden. Tek bir nefesle.

“Bırakmak gerek, geride olan her şeyi orada bırakmak gerek.. Hayat, şimdi, burada.”


* bu yazı 11.03.2012 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

10.3.13

look at all of the damage you have done in time.


duygular hafızada temize çekilirken bir şeyler ters gidiyor. şefkat şiddetle yer değiştiriyor. dokunduğu her yerde iz bırakan ve her öpüşüyle temas ettiği yerlere iğneler batıran bir ağ gibi işleniyor bilinç. altının üstüne geldiği her nefeste, doğru ve yanlış yer değiştiriyor.

sevmek ve mücadele etmek düğüm olup sarılıyor genize. ve her nefes alışta bir yumruk oturuyor göğüs kafesinin ortasına. saçı kavradığı gibi bele dolanan parmaklar, ete değdiği gibi tuzla buz oluyor. her yanlış bir yalanı ve her temas bir anıyı siliyor.

belirsizlik huzura, kaos dinginliğe galip geliyor. tek bir an, bedenden geçtiği gibi, tıpkı ışık çubukları gibi, binlerce duyguya bölünüyor. parçalanıyor. dağılıyor. sadece gece, bütün çirkinliklerin üzerini örterek her şeyi son derece mümkün ve olabildiğince parlak gösterebiliyor.

beden yaşadığını, ancak, sarsıldığında hissediyor. bir şeylerin yerine oturması için, daha büyük ve şiddetli duyguların ortaya çıkıp, olan olmayan her şeyi yerinden kaldırması ve sağa sola savurması gerekiyor.

bir noktaya sabitlenen bakışları, tutuldukları renkten başkasına çekecek bir ses duyuluyor. bir parmak şıklatması hızında dağılıyor dikkatler ve bir çilin tende belirginleşmesi kadar zaman gerekiyor nabzın yeniden, aynı hızında, atması için.


asimetrik bir bedenin tutarlı duygular beslemesini kim bekleyebilir ki?

6.3.13

in a dream i saw you walking, like a kid alive.


she was a genius of sadness, immersing herself in it, separating its numerous strands, appreciating its subtle nuances. she was a prism through which sadness could be divided into its infinite spectrum.

uykunun her haliyle, bir şekilde anlaşamıyorduk. gözlerimizi uzun süre kapattığımızda bozulan kimyamız yüzünden uykuyla uyanıklık arasında salınıyorduk yarı bilinçli ve pür dikkat. 

bildiklerimizi huzurlu ve tedirgin, bölünmüş uykularda unutup, tedirginliklerimizi uzunlamasına ve derinlemesine, kesintisiz olanlarda hatırlıyorduk.

rüyaları gerçeklere, dinginliği kaosa yeğleyip ipimizden kopana kadar koşup dizlerimiz ve avuç içlerimiz kanayana kadar yuvarlanıyorduk. vücudumuzda oluşan morlukları yavru birer hayvanlarmış gibi seviyorduk.

parlayan gözlerimizin kaynağı, kahkahalarımız ve acıyan parmak uçlarımızdı. yazarken hep, bir ikinci şansımız vardı. 

ve bu kez mevsimi değildi.


26.2.13

for i was once a kid with a pure and innocent soul.


her gün, çocukluğumuzda koynumuzda uyuttuğumuz evcil bir hayvanımızı kaybediyoruz. en temiz ve hayata en hazırlıksız anımızı ruhumuzdan ayırıp üzerine bir kova su boşaltıyoruz. her yeri kaplayan tüyler ayaklarımızın altına yapışıyor. 

tüm çirkinliğimiz ve titreyen ellerimizle avutmaya çalışıyoruz bedenimizi. bedenimizin daha iyi, daha emin, daha masum, daha genç ve daha güzel, daha saf birisine ait olduğuna inanmaya çalışıyoruz.

bir şeylerin değişmeye başlayacağına inanarak derimizi kaşıyoruz. tırnaklarımızın arasına biriken kan kurudukça gerçeğe uyanıyoruz. uykumuzda günahlarımızdan arınıp daha yorgun uyanıyoruz. gidecek bir yol bulmaya çalışıyoruz.

hissizlik anlarımızı standarda bağladığımız her beden için bir iz bırakıyoruz ışık çubuklarından. bir elin uzanıp, tüm renklerin içinden en sonsuz olanını çekip çıkartmasını ve saçlarımızın arasına takmasını bekliyoruz. asla uzatamadığımız, hep en kısa saçlarımıza.

sabahlarda bir umut ve bir ışık olacağına inanmak istiyoruz. ve eğer uyursak, çözümü rüyamızda bulabileceğimize. her sabah, bir başkası olarak uyanıyoruz. daha iyi, daha emin, daha güzel. daha saf.

konuşmakta zorlanıyoruz. iki lafı bir araya getirememenin sakarlığıyla birkaç pot ve çokça hayat kırıyoruz. karşımızdakinin gözlerinin içine bakamamanın amatörlüğüyle kör oluyoruz. yastığın soğuk ve hayatın acı veren tarafıyla huzur buluyoruz.

böyle şeyler oluyor. ve biz devam ediyoruz.


24.2.13

'cause all I want is the moon upon a stick.


dev bir kütle olarak her yeri kaplıyor zaman. çok uzun, çok geniş, çok derin bir zaman bu. bu yüzden, "zamanı gelince," diye bir şey hiçbir zaman var olmuyor. çünkü zaman gelip geçen bir şey değil. ve mekanın çekirdeğiyle bir araya gelmesi neredeyse imkansız. bu yüzden kesişen hiçbir doğru, doğru noktaya ulaştırmıyor. hayatın matematiği hep yaklaşık sonuçları koyuyor önümüze. fazlasıyla eksik, mütemadiyen fazla.

insan dünyanın belli bir yerinde, belli bir açıyla durmayınca içindeki sarkaç kaburgalara çarpmaya başlıyor, göğüs kafesini parçalıyor. doğru noktanın neresi olduğunu bulana kadar un ufak oluyor kemikleri. doğru yolda beklemenin şiddeti, yanlış yolda yürümenin cesaretine üstün geliyor. gözümüz gibi baktığımız, bize kör oluyor. yüzümüzdeki enkaz bir kez daha bombalanıyor. kimse yara izlerimizin nedenini sormuyor.

insan ancak sevilince öğreniyor kendini sevmeyi. öpüldüğü zaman gövde bir bütün oluyor. öpen gidince parçalara bölünüyor. ayak oluyor, karın oluyor, el oluyor, boyun oluyor. oluşlar, olamayışlar, düşüp kendini kaldırışlar her bir ekleminden ve tüm kaslarından okunur hale geliyor. yüzünü görmesen bile, baktığın her hücreden anlaşılıyor sakatlanmış ruhlar.

yaşadığımıza inanmak için insanlara güvensizliğin sürekli kaygısına boşverip, hayal kırıklığının anlık kederini tercih ediyoruz. kalp, orada olduğunu bildiğimiz ama sadece acıyınca fark ettiğimiz bir şey olup çıkıyor. çünkü biz, yaşadığımıza ancak böyle ikna oluyoruz.

ve kimse gerçekten yardıma ihtiyacımız olduğuna inanmadığından, bizim gibiler kendi kendini iyileştirmek zorunda kalıyor.


21.2.13

it won't ever be what we want.


salonun köşesinde biriken tozlarla yaşamayı öğreniyoruz. süpürgenin ulaşamadığı noktada, başka bir şeyin devreye girmesine izin vermiyoruz. açılan pencereden giren rüzgarın bile yerinden oynatmaya cesaret edemediği o anıları, seviyoruz.

acılarımızla yüzleşirken en büyük haksızlığı yine kendimize yapıyoruz. acımasızca saldırıyoruz benliğimize, sırf karşımızdakine zarar gelmesin diye. biz hala en çok o'nu seviyoruz.

üzüntümüzü hep en içimizde yaşayıp, bildiğimiz kadar susup, hissettiğimiz kadar saklanıyoruz. içimizdekileri saklayıp, dışımızdan renkli kurdeleler sarıyoruz karşımızdakilerin ellerine. en ufak bir kıpırtıyı bile yutkunarak bastırmaya çalışıyoruz. taşma noktasına geldiğimiz an, gözümüzü kapatıyoruz.

yaşadığımız kaosu bastıracak daha büyük ve daha şiddetli kaoslar yaratmayı deniyoruz. ilk adımda geri çekilip kendi dağınıklığımızda ve pisliğimizde boğulmaya devam ediyoruz. uzandıkça geriliyor, dokundukça acıyoruz. 

bedenimize silinmeyecek izler bırakıyoruz. unutmadığımız gibi her an hatırlamak için elimizden geleni yapıyoruz.

17.2.13

stop telling me because i just don't want to know.


birisi gittiğinde, kalan iki kez acıyor. çünkü önce karşısındakini, sonra da kendisini kaybediyor. ilki bulunmak istemediğindeyse, tüm yük ona kalıyor. unutamamanın ve hatırladıkça şekil değiştiren anıların ağırlığıyla yüklendikçe yükleniyor geçmişe. o tutundukça, zayıflıyor bildikleri. her seferinde daha şiddetli çarpıyor zemine. tüm kemikleri un ufak olana kadar kıpırdıyor dudakları. sessizce mırıldanıyor ve tazeliyor hafızasını.

kelebekler geçiyor gözlerinin önünden. teni suyun tuzundan ve güneş yanıklarından kaşınıyor. elmacık kemiklerindeki çiller takılıyor gözlerine. bir kayalığın tepesindeki rüzgarla karışıyor saçları, ve tüm mantığı. gözünü her kapatışında kemiklerin izini sürüyor elleri. unutamadığı bir yüzün haritasını çıkartıyor bellek. sonunu hiçbir zaman göremeyeceği bir yol gibi, yürüdükçe ayakları acıyor. kağıt parçalanırcasına yırtılıyor. duvara yazılan söz akıyor.  

belki de bitmesi için gerçekten tükenmesi gerekiyor. verilen sözlerin, gidilen yolların ve geçen zamanın. hepsi geçtiğinde, var olan o koskocaman boşluğun içi sarf edilen kelimelerle, adımlanan sokaklarla ve nefes alınan evlerle dolduruluyor. ortalık, tekrar dağıtılmak üzere, bir kez daha toplanıyor.

gerçeği bir de kendine itiraf ettikten sonra, teslim olmak icap ediyor. karşısında en zayıf ve en çirkin olduğun hayat için, tüm gücünle susman ve sonsuz beyazlıktaki ışığın içinde kaybolman yeterli oluyor. bitmesi için iğnenin tene değmesi gerekiyor.


şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

14.2.13

i count the falling stars, i will not be staying long.


geçmişi gülerek anımsıyoruz. anlattıkça dudağımızın kenarındaki kıvrım yukarı doğru uzuyor. o uzadıkça, cümleler kısalıyor. kelimeler aklımızdan parmak uçlarımıza akıyor. alkol masasına sürüyoruz yaşadıklarımızı. her masadan, birer leke bırakıp kalkıyoruz. tüm güzelliği ve olağanca çirkinliğiyle, ne bir eksik ama hep bir fazla uzaklaşıyoruz. severken değil, severek öldürüyoruz birbirimizi.

sonra bir adam çıkıyor, siyahlar içinde. sesinden ışık çubukları geçiyor. duruşu ne kadar dik olsa da, her bir hücresinden dram akıyor. umutlarını trajedisine asıp anlatıyor bildiklerini. bilmediklerini bize bırakıyor.

hayatın ta dibinden sesleniyor. yalanların arkasındaki gerçeği görmek için yerin dibine girmiş bu adam, yıldızlardan medet umuyor. bembeyaz ışıkların arasında kaybolup gidiyor.

avuçlarımız ıslanıyor. ellerimiz soğuyor. kulaklarımızın uğultusuna inat, hala bir şeyler mırıldanıyoruz. derin bir iç çekip, olduğumuz yere uzanıyoruz.

uykuyu bulup, olduğu yerden çıkartmaya çalışıyoruz. ama nafile.

hayatın ta dibini görmenin sonsuz beyazlığına sarılıyoruz.



* bu yazı 14.02.2013'te diskolata blog'da yayınlanmıştır.

9.2.13

and it keeps on coming and i just stand still.


ara vermek yeterli olmuyor. gök taşlarının birbirine teğet geçtiği boşluklardan geçiyoruz. mesafelerin hiçbir mekan ve zaman düzleminde birbirini kesmediği evrenler doğuruyoruz. 

yediğimiz yemeğin bizi mutlu etmesini bekliyoruz. ağzımızı alkolle çalkalıyoruz. bildiğimiz tüm yalanları bir kenara bırakıp kendimizi yenileriyle kandırmaya çalışırken hep yarım kalıyoruz. masadan, hep, tabağımızdakileri yarım bırakıp kalkıyoruz.

kulağımıza çalınan melodilerin adını öğrenip, daha şarkı bitmeden unutuyoruz. artık bir önemi yok, diyoruz. hiçbir şeye anlam yüklemediğimiz gibi var olan tüm anlamları da bir kalemde silip geçiyoruz.

kesilen parmaklardaki izlere bakıyoruz sürekli. o sızının varlığını bir an bile olsa inkar etmek istemiyoruz. içimizdeki parçalanmışlığın izlerini dışarı vuruyoruz. bir kahve içelim, diyoruz. veya tam şu an, çek ve vur beni.

uçsuz bucaksız çöllerde havaya saçılan boyalarla renklendiriyoruz yüzümüzü. en savunmasız ve çıplak halimizle karışıyoruz tanımadığımız insanların içine. ilk defa gördüğümüz ve belki de sonra sonsuzluğa gömülecek kalabalığın içinde bir nokta olup kayboluyoruz.

inşaat sesleriyle bölünüyor uykumuz. sinir uçlarımızda hissettiğimiz titreşimlerle açıyoruz gözümüzü. baktığımız her yerde kıvılcımlar patlıyor. demir çubuklardan kazıklar çakıyorlar bedenlerimize. olduğumuz yere çakılıp kalıyoruz. hiçbir yere kıpırdayamıyoruz.

buz gibi suyla yıkıyoruz yüzümüzü. dudaklarımızın uçlarını yukarı kaldırıyoruz. gözlerimiz kısılıyor. kimse içerde neler olup bittiğini fark edemesin diye, kalın kalın kazakların içine sığınıyoruz. boynumuz, bileklerimiz ve parmaklarımız hep boş kalıyor. zincirlerden kurtulup ağırlıkları atıyoruz.

kutular biriktiriyoruz büyüklü küçüklü. kapakları bir türlü kapanmak bilmiyor hiçbirisinin. bir kahkahayla ve her rüzgarla içinden hayatlar saçılıyor dört bir yana. yeni kutular bulup çıkartıyoruz. her şeyi sığdırmaya çalışıyoruz içlerine. tıka basa dolduruyoruz anıları. bir tek biz, dışarda kalıyoruz.

yarı açık perdelerin arkasında gecenin çökmesini bekliyoruz. yapay ışıkların ve gerçek insanların arasından kendimize çözülecek yer açıyoruz. binlerce kemiğe ve milyonlarca hücreye bölünüyor bedenimiz. her gece ölüp, kendimizden kendimizi doğuruyoruz.


3.2.13

come and scratch the light stains on the wall.


sonsuz bir döngü gibi geliyor bazen her şey. tamamlanmamışlık ve bir tarafın hep eksik olacağı fikrini yakana iğneleyip her şeye rağmen yeni ama temiz olmayan bir başlangıç yapabileceğine inandırmak istiyorsun kendini. 

her, "bu sefer..." yarım kalıyor. cümle daha tamamlanmadan yüklemin düşüveriyor. 

her boyunda bir iz arıyor gözlerin. bir işaret. isminin baş harfi. bulduğun an, bırakmama isteğin ve tutamama gücün arasında şiddetli bir mücadele başlıyor. gecenin sonuyla gündüzün başladığı an arasındaki o mavilikte boşluğa uzatıyorsun ellerini.

bildiğin sokaklardan geçip bilmediğin karanlıklara atıyorsun adımlarını. tanıdık bir ışık arıyorsun. havada yakalamaya çalışıyorsun hüzmeleri. her birini parmaklarına doladıktan sonra zamanın geldiğini anlıyorsun. bilerek ve isteyerek, süzülerek kaçıyorsun tekinsiz maviliğe.

inandığın her şeyin teker teker ve birden bire ellerinden kayıp gittiğini görüyorsun. havada süzülenleri toplayıp dolduruyorsun yine ceplerine. yere düşenlerin kırıklarını kimse tamir edemiyor. üzerlerine bastıkça kulaklarında yankılanıyor parçalanma sesleri. kimse dönüp, bir kez bile, bakmıyor.

uzanmak istedikçe ıskalıyorsun düşleri. gördüklerini hatırladıkça, içinin gerçek hayatın çirkinliğiyle nasıl da kaplandığını fark ediyorsun. ciğerlerin ziftten ağırlaşıyor. 

şubat başında açan güneş kadar şaşkın ve bir o kadar da olağan karşılıyorsun olan biteni.

dişlerini sıkıp devam ediyorsun.