27.11.13
and you try chasing dreams, it's harder than it seems.
bazı geceler hareketsiz kalıyor. öylece. oturduğu yerde. yüz üstü yattığı bir buçuk kişilik yatağın ortasında. öyle. hareketsiz.
gecenin karanlığında gök kuşağının renklerini hatırlamaya çalışıyor. sırasıyla. sarıdan bir ton bile ileri gidemiyor. sanki diğer tüm renkleri unutmuş gibi. karanlık üzerine yapışıyor.
havanın erkenden kararmasını içine sindiremiyor. hareketsiz kaldığı her karanlıkta tek bir renk parlıyor perdenin arasından. o incecik aralıktan ancak tek bir renk sızıyor.
gece ayazı çöktüğünde battaniyeyi üzerine çekiyor. kahve lekelerine takılıyor gözü. neden sadece sabah kahvesine iki şeker atılır ki, diye düşünüyor. nedenlere takılmaktan hep havada asılı kalıyor.
sadece karanlıkta çözülüyor parmaklar. atılan mesajlar, gün aydınlandığında siliniyor. ışık açıldığı an dolap altlarına kaçan böcekler gibi, içi sadece gece dışına çıkıyor.
gecenin tesadüflerinden uzak bir hayat yaşıyor. elini, ayağını, aklını kapı eşiğinin arkasında bırakıyor. ayaklı lambanın ışığında eziyor kelimelerini. teslim oluyor. koltuğa, battaniyeye, yatağa bırakıyor her şeyini.
karanlık çöktüğünde daha çok konuşuyor. kelimeleri hecelerine kadar çözüp unutana kadar anlatıyor. anlam kazanan her renk için bir sigara yakıyor.
bazı geceler hiç bitmiyor. kan ter içinde uyanana kadar bitmeyeceğini biliyor. yastığın soğuğunu bulup, yatağın hiç bozulmamış tarafına doğru seyrediyor.
zifiri karanlığı ve sonsuz sessizliği arıyor yorganın altında. unutuşun ve yeniden hatırlayışın kapısı ancak o zaman aralanıyor. öylece çeviriyor kolu. içerde kilitli kalıyor.
her gece sabaha bağlanıyor. ve her sabah, aynı şeyler tekrarlanıyor. kendi tekrarının içinden geçmek önce kapının eşiğinden geçmesi gerekiyor. oysa ki sadece duruyor olduğu yerde. öylece.
karanlıkta ortaya çıkan böcekler, boynunu kaşındırıyor. elini ensesinde gezdirdiği her an bir başkasını öldürüyor. ısırık izleri kalıyor geriye. bir de tatlı bir kaşıntı.
geceleri kaşındığında eli hep boynuna gidiyor. orada olduklarını biliyor.
19.11.13
wake up and smell the coffee.*
Yaşadığın ilk evi
düşün. İçine doğduğun, içinde büyüdüğün, bahçesindeki ağaçların hep en ince
dalına basıp düştüğün, duvarlarına boya kalemleriyle bir şeyler çizerken
annenin de sana eşlik ettiği, bisikletini fırlatıp koşarak kapısından girdiğin
ve yemek masasına oturduğun, fotoğraflarda kalan, hatırlamasan da bildiğin, ve
bildiğin için kendini güvende hissederek uyandığın ilk evi düşün.
Aldığın ilk
kaseti düşün. Jelatinini yırtarken yaşadığın el titremesini, kutunun içinden
çıkartıp kasetçalara taktığın ve ‘play’ tuşuna bastığın an yükselen müzikle içine
dolan sesleri, sözlere yüklediğin anlamları ve geceleri uykusuz kalmak pahasına
yüklendiğin duyguları yaşatan ilk kaseti düşün.
İzlediğin ilk
filmi düşün. Kısa boyun yüzünden göremediğin gişe görevlisinin uzattığı
biletten okuduğun koltuk numarasıyla salonun tam olarak neresinde oturacağını
kestirmeye çalıştığın, yere değmeyen ayaklarını heyecanla salladığın, ara olup
da ışıklar yandığında merakla yan tarafında oturan kişiye izlediklerini tekrar
anlattığın, ve her şey bitip gün ışığına çıktığında gerçekliğe uyandığın ilk
filmi düşün.
Kendi paranla
aldığın ilk çizgili tişörtü düşün. En yüksekte ve en dipte yaşadığın ruh
hallerine benzettiğin siyah ve beyazların üzerinde parmaklarını gezdirdiğin,
yakasını keserek kendine nefes alabilecek bir alan yarattığın, giymek için
sabırsızlandığından mütevellit makina tamamen dolmasa da çamaşırların arasında
atıp tekrar uyandırdığın ilk çizgili tişörtü düşün.
Gittiğin ilk
yabancı ülkeyi düşün. Kendi sınırlarından çıkıp başka sınırlar içinde
gezindiğin, kendi yabancılığını unutmak için kendinden uzaklaştığın, uzaktan ve
hep dışardan baktığın yol çizgilerini ve uçak pervanelerini çağıran, yeni
insanlara, farklı hayatlara ve başka bir sen’e
uyandığın ilk yabancı ülkeyi düşün.
Yaptığın ilk
resmi düşün. Verili tüm düzlemleri yok sayarak bir dünya yarattığın, o dünyayı sonsuz
renklerle boyayarak kendine benzettiğin, kendi dünyanın içindeki karanlıktan
geçtiğin ve seni var olmayan dünyalara uyandıran ilk resmi düşün.
Aşık olduğun ilk
anı düşün. Seni yığılıp kaldığın koltuktan silkeleyerek kaldıran, derin uykun
yüzünden içinde olduğunu bile unuttuğun duyguları uyandıran, sevgilinin boynuna
ilk kez düştüğün, olduğun yerde kalmak ve oracıktan havalara uçmak istediğin,
boyundan büyük sıçradığın, boynunda böcekler olduran, senden başka bir seni
uyandıran, her an tetikte, her an yüksek, her an en dipte, her an ayık, her an
uyanık olduğun ilk aşkı düşün.
Şimdi bunları,
her seferinde, ‘ilk kezmiş gibi’
yaptığını düşün. Yaşadığın evleri, indirdiğin albümleri, izlediğin filmleri,
giydiğin her çizgili tişörtü, gittiğin ülkeleri, yaptığın resimleri, tekrar
aşık olduğunu ve sevgilinin boynuna düştüğünü düşün.
Her seferinde,
ilk kezmiş gibi uyandığını düşün.
Ve uyanıp her
sabah bir fincan kahve içtiğini.
*
İşte, her
seferinde, böyle.
* bu yazı 19.11.2013 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.
10.11.13
lost in transparency.*
Bir ev düşünün.
Tamamı sağdan soldan toplanmış pencereler ile inşa edilmiş olsun. Ve bir
ormanın ortasında, bir göl kenarında güneş ışıklarına selam dursun. Gün
doğumundan gün batımına kadar güneş ışıklarını içine alan, kıran, dağıtan ve
tekrar toplayan şeffaflıkta bir ev düşünün; gece de tüm yıldızları kucağınızda
topladığınız bir ev. Gerçekliğe en yakın ve en uzak olduğunuz.
27 yaşındaki
fotoğrafçı Nick Olson ve 23 yaşındaki tasarımcı Lilah Horwitz, Olson’un
ailesine ait olan West Virginia arazisinde gezintiye çıkıyorlar. Tepeye vuran
ışığın görüntüsünden etkilenen çift, buraya bir yaşam alanı inşa etme fikrine
varıyorlar ve işlerinden istifa edip hayallerini gerçekleştirmek üzere
pencerelerin peşine düşüyorlar. Pennsylvania’daki
terk edilmiş çiftliklerden topladıkları ile inşa ettikleri bu ev, gerçekliğin
en şeffaf hali.
Ve biz bu
şeffaflığın içinde kendimize yer bulamıyoruz.
Tüm egoları, tüm
hırsları, tüm zaferleri ve yıkımları, tüm çirkinlikleri -her şeyi- bir kenara
bırakıp; doğanın içinde, yine de ona en az temas edecek şekilde yaşamanın ne
demek olduğunu hayal bile edemiyoruz. Bütün bunların hepsine o kadar bulanmışız
ki aksi bir hayatın nasıl olabileceği konusunda en ufak bir fikrimiz bile yok.
İçine doğduğumuz dünya ne kadar çirkinleşirse o kadar özden uzaklaşıyoruz ve
her geçen gün daha acımasız, daha büyük, daha inatçı, daha adaletsiz, daha
insaniyetsiz bireyler haline dönüşüyoruz.
Bazen kim ve ne
olduğumuzu unutuyoruz. Bazen de bunları o kadar çok hatırlıyoruz ki yaşadğımız
çevreye zarar vermeye başlıyoruz. Önce elimizin uzandığı uzaklıktakilere, sonra
biraz daha uzaktakilere ve sonra, yakınımızda zarar verecek bir şey
bırakmayınca, dünyaya.
Çok konuşmaya,
çok okumaya, çok bilmeye veya çok görmeye gerek yok, talan ettiğimiz dünya bir
göz kırpışı uzağımızda.
Bizi ancak ışık
çubuklarına dokunmak kurtaracak.
* bu yazı 10.10.2013 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.
9.11.13
beautiful war.
artık sana yazamıyorum.
bildiğim bütün kelimeleri unuttuğum gibi, artık yenilerine de yer açamıyorum sanki.
hissettiğim bütün duyguları sıfırlamışım ve kırılan bütün kemiklerimi yapıştırmışım sanki.
bu şey gibi; iki elini de yemekten, içmekten ve giymekten hoşlandığın ne var ne yoksa doldurduğun torbaları taşımak, taşımak, ve taşımak; tüm kasların çekilene kadar onlarca yolu o onlarca kilo ağırlıkla yürümek, yürümek, ve yürümek; bir an durup, gözlerini kapatıp hepsini yere bırakmak; sonra ellerine bakmak; kan oturmuş ellerinin titremesine engel olamamak; yine de bir süre soluklandıktan sonra o tüm yükü geri, kanayan avuçlarında toplamak ve yoluna devam etmek gibi. artık o taşıdığın tüm güzel şeylerin bir önemi yokmuş gibi.
bazen seni çok özlüyorum.
bazen seni o kadar özlüyorum ki hiç var olmamışsın gibi geliyor.
sonra durup kan oturmuş, titreyen ellerime bakıyorum.
bu şey gibi; ziyarete gittiğin mezarlıktan ayrılırken, kapıdaki çiçekçi yaşlı kadından sattıklarının arasından en cılız, yine de en yeşil çiçeği almak; eve gelip onu kola kutusuna dikerek apartman boşluğuna bakan pencerenin önüne koymak; hiçbir zaman ışık almayacağını bildiğin apartman boşluğuna uzanan teneke içindeki çiçeği düzenli olarak sulamak gibi. hiçbir zaman büyümeyeceğini bildiğin bir çiçeği içindeki boşluğa dikmek gibi.
artık diz kapaklarımın neden çürüdüğünü ve kırılan hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyorum.
gitmenin, yine gidecek olmanın, vedaların, vedalaşamamanın, olanın, olamamışlığın, bitişin, bir türlü bitiremeyişin ne demek olduğunu çözüp çözüp tekrar bağlıyorum. seni alıp içimde onlarca duyguya kırıyorum. duvara yansıyan renklerin arasında parmaklarımı gezdiriyorum. ve gerçek olduğuna ancak o zaman ikna oluyorum. beyaz duvarda patlayan renkleri alıp teker teker ve tekrar tekrar kırıyorum.
*
beyazın kusursuzluğuna inanmıyorum ve her yeni sayfayı kirleterek açıyorum.
taş.
sesler duyuyor. çatlamaya benzer sesler. belki biraz da suya. sabah
kahvesini hazırlarken ketıldan yükselen suyun sesi gibi.
yoğun bir duman doluyor içine, dışına. her yere. kırıldığı an tüm
zemine yayılan cam parçaları gibi. her yere yayılan bir duman sarıyor içini,
dışını.
dilinin uyuştuğunu hissediyor. ve tüm ağzının içinin. afta sürülen
mürekkep sonrası gibi, bir daha tat alamayacağını düşünüyor. sadece bir an.
sonra geçiyor.
sonra her şeyin geçtiğini düşünüyor. gerçeklik boyut değiştiriyor.
bir
anda, vücudundaki tüm kasları tepeden tırnağa hissetmesine sebep olacak bir
uğultu yükseliyor omuriliğinden. virgüllerinde durulmadan okunan bir yazı gibi,
her hareket ve her ses ve her koku ve her ışık birbirinden ayrılıyor. her biri
ayrı ayrı akıyor parmak uçlarından. saç diplerinden ayak parmaklarına kadar,
her hücresiyle, unutuyor. her hareketiyle tüm anılar teker teker ve birdenbire
doluyor hafızasına. gözlerini her kapatışında, karanlıkta bir yüz beliriyor.
yüzü, bir prizma gibi, tek bir ışık çubuğundan onlarca hüzme yaratacak kadar
kırılıyor. kırıldıkça parçalanıyor anılar ve tekrar canlanmak üzere saçlarının
arasına saklanıyor.
belirsizlik
huzura, kaos dinginliğe galip geliyor. tek bir an, bedenden geçtiği gibi, tıpkı ışık
çubukları gibi, binlerce duyguya bölünüyor. parçalanıyor. dağılıyor.
sadece taş, bütün çirkinliklerin üzerini örterek her şeyi son derece mümkün ve
olabildiğince parlak gösterebiliyor.
yer çekimini yenebileceğine inanıyor. tüm şehrin dümdüz olduğunu ve
durduğu noktadan şehrin diğer ucunu görebileceğini biliyor. görebiliyor.
renkleri sonsuza kadar değiştirebileceğine inanıyor. şehrin tüm
griliğini avuçlarının içine alıp, buruşturup, rengarenk ışık hüzmeleri olarak,
geri, yerlerine koyabileceğini biliyor. koyabiliyor.
bundan sonra hiç yemek yemeden ve uyumadan da hayattan zevk
alabileceğine inanıyor. hayati tüm ihtiyaçları bir anlığına ve sonsuza kadar
kenara bırakıp yaşamaya devam edebileceğini biliyor. devam edebiliyor.
apartman boşluğunda yetiştirdiği çiçeği yeşertebileceğine inanıyor.
o karanlık ve küflü boşlukta sonsuz beyazlığın sızacağı delikler açabileceğini
biliyor. açıyor.
zamanı ve mekanı kırıp yeniden bir araya getirebileceğine inanıyor.
uzun ve uzak olan her şeyi yakasından tutup kendine çekerek göz bebeklerinin
siyahına hapsedebileceğini biliyor. hapsedebiliyor.
gözünün göremediği ve elinin uzanamadığı tüm çirkinliklere inat
gördüğü ve uzandığı her yere hikayeler bırakabileceğine inanıyor. hareket
ederek, hayret ederek, bakarak, tadına bakarak, dokunarak, koklayarak ve
konuşarak havada süzülen hikayelerin arasına karışabileceğini biliyor.
karışıyor.
doğduğu, büyüdüğü, aşık olduğu, ölümüne sevdiği, ölümden döndüğü,
kırıldığı, kazandığı; her hücresiyle yaşadığı şehrin kirli ve karanlık taş
sokaklarında kayboluyor.
sonra geçiyor.
sonra her şeyin geçtiğini düşünüyor. zamanla yer çekimine de
alışıyor.
**
aslında
hepimiz başkalarının derisinin altına yerleşmiş böcekleriz, ve her seferinde,
bir kaşıntıyla veya bir taşın altında ezilip yeniden doğuyoruz.
* bu yazı nicethingsforniceboys rock'n roll issue'da yayınlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)