29.12.12

there is a thin line between repeat and repeal.


kendini bildi bileli kalabalığı sevmezdi. bilmediği zamanlar içinse anlatılanlar yine bu yöndeydi. çok fazla insanın olduğu yerlere girmez, çok fazla vitrinin olduğu kaldırımda yürümezdi. mümkün olduğunca uzak dururdu. uzaktan, dururdu. ifadesiz bir yüzü ve hızlı adımları vardı. 

sahipsiz ve renksiz bedenlerin arasından geçip gerçek sokaklara ulaşmaya çalışırdı. içine dalınca çıkılamayan sokaklarda yürürdü hep. bitmeyen hikayelerin ve sonunda ölünen gecelerin içinden geçerdi.

hiç kimseye çarpmamaya özen gösterirdi. her temasta bir iz kalırdı üzerinde ve iz bırakanları unutmamak en iyi becerdiği şeydi. duyar, dinler, yine de dokunmazdı. aynı havayı solumak bile yeterince zorken daha fazlasını midesi kaldıramazdı.

yanlış soruların sorulup doğru cevapların verildiği kapıları çalardı sıklıkla. hikayenin sonu ne olursa olsun ağlayamazdı. yuttukları büyürdü içinde ve büyüdükçe, yoruldu gördüğü suratlar karşısında.

sevgisini gösteremediği için ellerini hep ceplerine sokardı. kendisini kaybetmemek için açamazdı avuçlarını bir türlü. camdan hayallerin kesikleri ve güzel yüzlerin acısıyla dokunurdu susan insanların dudaklarına. olur da konuşurlarsa diye, bir eli hep tetikte olurdu. duyguları susturup akılları koyardı yerine. 

zamanı yok sayıp birkaç mucize anını ayıklardı hüzünlerin arasından. içinden çıkılamayan şarkılarda dans edip hafızanın sonsuz boşluğunda salınırdı.

yeni hiçbir şeye inanmazdı. aslında her şey birbirinin tekrarıydı ve tarih kısa süreli bir tekerrürden ibaretti. hayat, geri dönmenin imkansızlığında sıkışan sürekli bir daireydi. hayal kırıklıkları da tıpkı güneş yanıkları gibi, hiçbir zaman şaşırtıcı bir hal almadı. 

asıl imkansız olan avuçlarını açıp yağmurun içinde gizlenmekti. bir gün sonra unutulacak heyecanların peşine kapılıp koşturan kalabalıkların arasında tek nefeslik yer bulsa kendisini şanslı sayacaktı.

şansa inanmazdı.

23.12.12

i'm so glad that, i'm an island now.


hayatı öğrenmek için tam olarak ne bilmek gerekiyor? hayatta kalabilmek için ne kadarı yeterli oluyor? apartman boşluğunda yetiştirilen çiçekler ne kadar yaşıyor?

örneğin; bileklerin, ne kadar kalın? parmakların ne kadar uzun? gözlerin ne renk? ya gülüşün, ekvator boyunca uzanabilir mi yoksa? gözlerin de ona eşlik edecek kadar parlak mı dersin?

peki yaşadığın şeye sahip çıkıyor musun? yara izlerini kazımak veya yok etmek yerine gösteriyor musun kimselere? hikayen nerede başlayıp nerede bitiyor, buna kim karar veriyor? ya sesin, ne kadar yankılanıyor? uzay boşluğuna bırakılan çiçekler ne zaman yok oluyor?

onlarca paragraf ve belki birkaç cümleyle anlatılabilecekler, kelimelere sıkıştırılıyor. tek atışlık eylemler. tutulmalar ve taşkınlıklar. içinden atamadıkça içinde birikenler. tek isimli özneler. kalanlar, gidenler ve gelenler. hepsi tek bir ana ve bütün bir hayata sığıyor.

seninle ilgili hiçbir şey unutulmayı hak etmiyor. yine de sana ait kelimelerim tükeniyor. hepsi birer birer yere dökülüyor. hiçbirini tutmuyorsun. havada asılı olanları saymıyorum bile.

sigaramı yakmak için siper ettiğim ellerimi bu kez gözlerime uzatıp gidişini izliyorum. bazen, ne kadar kıssam da gözlerimi, seni görmek için kör olmam gerekiyor.

artık her sokak köşesinde, gittiğim her yer, gördüğüm her yüzde, "beni sev," diye bağırmıyorum. kısık sesim ve boğaz ağrıları için seni değil, boş sigara paketlerini gösteriyorum.

terden sırılsıklam olsam da ısınmayacak bir kuytu. her zaman soğuk ve hiçbir zaman değişmeyecek. tek nefeslik alanlar. anlıyorum.

ve devam ediyorum.

ben, elbette, böyle olsun istemezdim.




20.12.12

what are we waiting for?


yüzünü parçalayıp derisini geçen, iliklerine kadar üşüterek uykusunun gelmesine bile izin vermeyen metalik bir soğuk. ellerini ceplerinin en derinlerine daldırmasına rağmen asla eski rengine ve şekline kavuşmasına izin vermeyen bir rüzgar. zemin artık hep kaygan. attığı her adımda bir tedirginlik. 

ya düşersem?

bilinç hep yarı açık, bir kısmı daima uyuşuk. düşündükleri kadar düşünmedikleri de birikmeye başlıyor göz kapaklarında. her açıp kapayışında, olanlar kadar olmayanları, bitenler kadar bitmeyenleri, gidenler kadar geri dönenleri de hesaba katmaya başlıyor. zihin kabardıkça taşması da daha şiddetli oluyor.

ya inanırsam?

herkesin kıyamet için geri saydığı günlerde kimse kendi kıyametini yaşadığının farkına bile varmıyor. kimse, aslında, tam olarak neyi beklediğini bile bilmiyor. yağacak gök taşlarına tutunmayı mı umuyorlar, yükselen dalgaların tuzlu suyunda boğulmaktan mı medet umuyorlar, ayaklarının altında yarılacak yerin dibine geçmeyi fırsat mı biliyorlar?

ya göremezsem?

bunun için başlarını kaldırıp etraflarına bakmanın yeterli olacağını, bilmiyorlar. umutlarını kıyamete bağlayanların ellerindeki ipler teker teker ve birdenbire gevşiyor. inançlarını sorguladıkça çözülüyorlar ve insanlık denen şeyi kaybettikçe daha çok 'insan'a benziyorlar.

ya değişirsem?

meteor değil gerçeklik yağacak bundan sonra, diyorlar. yalanların bir leke gibi üzerlerinden okunacağını bilmek kıyametleri olacak belki de. her gün yıkanmak derilerini yakacak. takacak maskeleri kalmayınca insan içine çıkamayacak hale gelecekler belki de. uykuya sığınıp gerçekliklerini unutacaklar.

kim bilir?

tek bildiği hiçbir şeyin değişmeyeceği, yine de hiçbir şeyin aynı kalmayacağı. uzun süre baktığında göz bebeklerini dahi beyaza boyayan sonsuz aydınlığı çamura dönüştürecek tek bir damla ve tek bir adım aslında.

ya kıyametimiz sonsuzluğumuzsa?


16.12.12

baby, did you forget to take your mask off?


bir insanın gerçekten kim veya ne olduğunu anlamaya en yakın yol uykudan geçer. sokağın kirinden ve gürültüsünden uzak, makyajın yerini yüzü örten saçlara bıraktığı, pamuklu pijamaların ve kaz tüyü yorganların altında insan, en savunmasız ve en hafif haliyle belki huzursuz yine de en derin halindedir.

uyku, tüm maskelerin düştüğü en dramatik olma biçimidir.

ta ki alarmdan yükselen veya çalan telefondan gelen sesle bölünene kadar. işte o zaman hayat, olağanca gerçekliğiyle ve bütün çirkinliğiyle birikmeye başlar içinde. büyü, rüyalardan uyanıp egoların her hareketle üzerini bir zırh gibi kaplamasıyla bozulur.

insan çirkin, sonsuz olamayacak kadar gerçek, zaafları ve zayıflıkları yüzünden kambur ve bir o kadar hüzünlüdür. bu yüzden değil başkalarının gözlerinin içine aynaya bakmak bile imkansız hale gelir. bunu herkes bilir.

nihan ve zuhal de her şeye ve herkese inat maskelerimizi düşürmek için #maskelerpartide ile ellerinden geleni artlarına koymadı. bizi, istanbul'a en yüksekten ve en gerçek haliyle bakılabilecek le meridien hotel'in 34. katında en 'biz' olmayan hallerimizle, gerçek maskelerle bir araya getirdi. onlar, yılın ve belki de dünyanın sonuna gün sayılan bir tarihte, doğal hallerimizle barışmanın en sarsıcı yolunu seçti: yüzleşmek. en çıplak halimizi kamufle eden, aslında sahip olmadığımız ve fakat takmaktan sakınmadığımız maskelerimizi, son kez, takıp gözlerimizin içine öyle bakmak. aslında neye benzediğimizi birbirimize göstermek. 

ta ki uyku üstümüzü örtene kadar. 


15.12.12

there is something wrong with our hearts.


"ağır," diyorsun. "bu çok ağır."

oysa yerçekimi sadece maddeler üzerinde söz hakkına sahip. dünya, üzerinde bulunan cisimleri sahiplenir gibi, hiç bırakmamacasına kendine çekiyor. yine de olduğundan daha ağır hissediyorsun.

telefonun ucunda birisi ölümden bahsediyor. televizyon ekranında ölümle karşılaşıyorsun.

birileri dünyanın sonunun geleceğinden dem vururken birileri için zaten dünyanın sonu gelmiş oluyor. işte o zaman ağırlıkları, tartıda gösterdikleri birimle ölçülüyor.

evinin duvarlarında metrekare başına bir sivrisinek ölüsü düşerken kimisinin gözlerinin önünde yaşıtları vuruluyor. tam da bu zamanda yerçekiminin elinden hiçbir şey gelmiyor.

insanların bu noktaya nasıl gelebildiklerini düşünüyorsun. 

"nasıl bu kadar öfkeli olabilirler? bu çok ağır."

kendi hayatından vazgeçerken aslında hayatın kendisinden vazgeçiyorsun. peki söz konusu başkalarının hayatı olduğunda neleri gözden çıkartıyorsun? kendini bu denklemin dışında bırakarak öfkeni nasıl paralize edebileceğini düşünüyorsun? 

belli ki düşünemiyorsun. öfke gibi bir duyguyu gerçekten yaşamak için, tüm fizik kurallarının dışına çıkıyorsun. artık madde değil, uçucu olduğu kadar yapışkan ve yoğun bir kıvama bürünüyor varlığın. göründüğü kadar ve gösterdiğinden daha ağır.

öfkenin ağırlığını daha fazla taşıyamayacak noktaya geldiğinde sağa sola çarpmaya başlıyorsun. çıkan tını yankılandıkça kulakların çınlamaya başlıyor.

ölümle metal arasında bir bağ olduğuna inanıyorsun. dokunduğundaki o soğukluk. yuttuğundaki o pas tadı.

varlığında metalik bir yan var. fazlasıyla soğuk ve yeterince rahatsız edici. hep bir fazlalık.

hep çok ağır. 

  

9.12.12

life is a playground or nothing.


olasılıkların, şansların ve olayların neden hep kendisinin tersine olduğunu sormayı 96'da bıraktı. attığı her adımın ve aldığı her kararın bir aksinin, bambaşka alternatiflerinin ve olası paralelliklerinin olduğunu bildiği halde, o adımlardan ve kararlardan gördüğü kendi yansıması oldu hep. çünkü hepsi tek tek ve tamamen yaşamaya değerdi. hiç yaşamamış ve yaşayamayacak olsa da. 

yaşayamadığı tüm olasılıkların bile bir anlamı vardı. hepsi paralel düzlemlerde, belki bir uzamda kesişecek eğrilikte, nadiren daireler çizerek ilerleyen hayatlardı. hepsi uzak ve kendi içinde yaşattığı kadarıyla gerçek. prizmaya çarptıktan sonra dağılan ve bir daha asla birbirine ve aslına benzemeyecek ışık hüzmeleri gibi.

hiçbir zaman kusursuz parlaklıkta olamayacak kadar güzeldi. uzadıkça rengi bozulan ve ona -ve her şeye- rağmen saçtığı kıvılcımlar arasında gözleri kamaştıran gürültüde.

tercihlerin hiçbirisi yanlış olamazdı, çünkü hepsi kendi çizgisinde bir anlam ifade ediyordu. her kırılma bir başkasıyla kesişiyordu. ve her kesişme kendi sonsuz beyazlığını saçıyordu. 

sanki hiç olmamışçasına, bazı şeyler hiç yaşanmamışçasına davranmaktansa sadece yutkunmak ve devam etmek gerekiyordu. çünkü pencereyi açtığında yüzüne çarpacak olan soğuğun ışık hüzmelerini yine, yeniden kıracağını çok iyi biliyordu. 

yolunu değiştirmesinde hiçbir sakınca yoktu. soğuğu severdi.


5.12.12

and if you're still breathing, you're the lucky ones.


umut, insanın kendisini diğer tüm canlılardan ve -tabii ki- insanlardan ayırma biçimidir. hayallerini gerçeklerinin önüne koyacak kadar zayıf yaratılışlı tek canlı türü olan insan, tam olarak bu kusurlu yapısı ve kırılgan karakteri yüzünden umut kavramını hayatının birincil düzen eğrisi olarak konumlandırmaya mecbur kalır. dünyada başka hiçbir yaratığın umuda ihtiyacı yoktur.

umut, beklentiler ile gelir. hayal gücüne sahip olmak ya da istediğini elde edebilmek, beklentilerinizi yerine getirdiğiniz anlamına gelmez. beklenti, gerçeği görmek demektir. hiç kimse, gerçeği görmeye çalışmadan o şeye karşı umut besleyemez.

yeni yıl gerçeğini anlamaya çalışıyorum.

saatler aralık ayının 1'ini gösterdiği andan itibaren geçen 335 günün muhasebesi yapılmaya başlanıyor dört bir koldan. etrafımız 'best of' listeleriyle çevreleniyor. geçirilen senenin en iyi albümleri, en iyi tasarımları, en iyi kitapları, en iyi filmleri, en iyi giyinenleri, en iyi yemekleri. en. en. en.

sen bu en'lerden ne kadar nasibin aldıysan o kadar dolu dolu bir sene geçirmiş sayılıyorsun. hiçbir şeyden eksik kalmadığın gibi, hayatı liste başından yakalıyorsun. böylece uğradığın yıkımı kıpkırmızı bir kurdele ile paketleyip hiç yokmuş, o enkaz aslında hiç var olmamış gibi rafa kaldırıyorsun.

gerçekleri, yaldızlı bir kağıda sarıp, 1 ocak'ta açmak üzere çam ağacının altına koyuyorsun.

acıyı sıcak çikolatayla erteleyip, beklentilerini serpiyorsun üzerine.

oysa yeni yıl adı altında kutlanan takvim dönümü hiçbir anlam ifade etmiyor. çünkü yeni herhangi bir şeye adım atmak için ondan geriye saymak değil, yarısı çökmüş kalabalık kaldırımlarda tökezlemeden ve başkalarına çarpmadan yürümek gerekiyor.

kadınlarının kişiliklerinin çalındığı, silah altındakilerin canlarını mermilerin ucuna taktığı, masum rüyaların iftiralarla kabusu yaşamaya mahkum edildiği, nefes almaya çalışanların gırtlaklarının çamurlu topuklarla ezildiği, aslında insandan tek farkı konuşamamak olan canlıların kürekle çuvallara doldurulduğu bir hayatta, tüm bunları yapanlardan daha temiz kalman ve aklına mukayet olman gerekiyor.

çünkü umut, gerçekliğinden hiç kopmamış olan hiçbir varlığın ihtiyaç duymadığı bir şey. bende ise zerresi bile yok. dönüştüğüm bir şey var, önceden tiksindiğim, uzak durduğum, kusurları ile midemi bulandıran bir şey.

bildiğim, gördüğüm ve duyduğum şeyler karşısında umut beslemenin banyo yapmaktan hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum. altında ne kadar kalırsam kalayım suyu kapattıktan sonra her şeyin eski çıplaklığına döneceğini biliyorum.

insanım işte, sonunda.

hatalardan örülmüş bir zırha dönüştü bedenim.

dünyanın her yerinde, her kültürde, her dinde kabul görecek kadar kendimden uzak ve en az herkes kadar insanım.

sonunda.


1.12.12

feels like we only go backwards.mp3


bazen ne kadar değişsen de; işini, evini, arkadaşlarını, saçını, kıyafetlerini, yediklerini, tepkilerini, sevdiklerini, dinlediklerini, beklediklerini ve beklentilerini, umutlarını ve hayal kırıklıklarını bir yenisi ile değiştirsen de, başa ve ta en başa dönmemen için hiçbir sebep olmuyor. veya o kadar çok şey oluyor ki seni o an'a, zamanın içinde dondurup cebinde sakladığın o hayata döndüren, bilmek bile istemiyorsun. seneler sonra, kışlıkların arasından çekip giydiğinde eline takılıveriyor. öylece bakakalıyorsun. evirip çeviriyorsun ne yapacağını bilmeden.

hayatın sürprizden anladığı buysa, sanırım, üzerinde biraz daha çalışması gerekiyor.

29.11.12

your god doesn't live here anymore.


işte yine başladılar.

bıkmadan ve usanmadan, uslanmadan, ellerini kadınların saçlarında, vücutlarında gezdirmeye yine başladılar. 

bu kez bağırarak. ellerinde kağıtlarla. küçücük kız çocuklarının hayatlarını nefesleriyle -bir kez daha- kirlettiler.nasıl giyinmeleri ve ne giymemeleri gerektiğini madde madde önlerine dökerek, aslında kime benzememeleri gerektiğini de salık verdiler. 

"dar giyme!" dediler, vücut hatların belli olmasın.

"kısa giyme!" dediler, etin başka gözlerle buluşmasın.

ahlakı kumaş parçalarına sarıp sarmaladılar. 

ve, bir kez daha, aynı ahlakları, dört duvar arasında, aynı kız çocuklarının uykularına sızdı. o vücutlar, o gözlerin esaretine alındı. defalarca. senelerce.

kimse inanmadı.

ahlak tıbba üstün geldi.

kız çocuğu değil, 'baba'; kadın değil, erkek belirledi yine oyunun kurallarını.

"kapan!" dediler. bir daha ağzını açamadı.


26.11.12

IAMX: Babylon Konseri*



Yaralanmayı seven tüm ruhlar, dün gece saatlerini 23:30’a ayarlayarak biletleri günden öncesinde tükenen IAMX konseri için Babylon’un kapısına aktı. Yara kabuklarını henüz kapıdayken kaşımaya başlayanlar, grubun sahneye çıkmasıyla başına ne geleceğini az çok kestiriyordu.

Gitarda Dean Rosenzweig, davulda Tom Marsh, klavye ve bass’ta Janine Gebauer, ve beyaza boyadığı suratı ve siyah makyajıyla Chris Corner, takıntı haline gelen tutkularımızı ta içimize bağırdı: beni sev! Ütopyaların hayaleti, her partiden sonra ölerek geceden sağ çıkamayanların canına, böylece, bir kez daha kast etti. Kışkırtan tavırları, acılı ama erotik sesiyle Corner, seyircilerin üzerine atladığı sırada bile kimse kendini kurtarmayı aklından bile geçirmedi. Kaçabilecek hiçbir yer yoktu.

Davul sesleri içinde kaybolup şarkı sözleri arasında ağladığımız gecenin set list’i ise şöyleydi:

-        The Great Shipwreck of Life
-        Kingdom of Welcome Addiction
-        Ghosts of Utopia
-        Kiss + Swallow
-        Tear Garden
-        Music People
-        The Alternative
-        My Secret Friend
-        President
-        Cold Red Light
-        Spit It Out
-        Bring Me Back A Dog
-        Nightlife
-        Think of England


* bu yazı 26.11.2012 tarihinde diskolata blog'unda yayınlanmıştır.

24.11.12

i'll drown when i see you.


"iki kişinin bildiği sır değildir," dediklerinden beri bazı şeyleri kendimize bile itiraf edemedik. insanlara karşı olan sevgisizliğimizi dile döküp bildiklerimizi hep içimize akıttık. ciğerlerimizde biriken katranı sigaradan sandılar, oysa kamu spotlarında asıl gösterilmesi gereken şey güvensizlikti.

bakıldığında içinden geçilemeyen gözlere çarptık. hırstan terleyen eller yüzünden avuçlarımız ıslandı. içinin kötülüğü diplerinde yağlanan saçlaraysa dokunamadık bile.

her ne kadar hayatımızı kabuklu bir deniz hayvanı gibi sürdürmeye çalıştıysak da onlar bize insan olduğumuzu hatırlatacak şeyleri, mutlaka, bulup çıkarttılar. bizi kabuğumuzdan çıkartıp habitatımızı yerle bir ettiler. önümüze serdiler her bir duyguyu tek tek ve birdenbire.

"seviyorum," dediklerinde sahilin bütün kumları ayaklarımızın altından çekiliverdi. gözümüzü açtığımızda, kendimizi boşlukta salınırken bulduk.

"gidiyorum," dediklerinde okyanus yükseldi. dünya, ay'a hiç bu kadar yakın olmamıştı. alabora olurken yuttuğumuz sular yüzünden genzimiz yandı.

buna rağmen ne kızabildik onlara, ne de nefret ettik en içten dileklerimizle. bir de o yükü kaldıramazdık. zira en ağırı da oydu, orada bile olmayana hissedilendi.

yüreğimiz sürekli ağzımıza gelse de, bardağın taşmasına izin vermedik.

bir gece karanlıkta, bir öğlen vakti kahve sohbetinde, bir akşam duman altında, sabaha karşı bir kaldırımda birer birer elimizden kaydı. altılı takımların hiçbirisi ilk günkü gibi, tam takım, kalmadı. güven uğruna çok bardak kırıldı. biraz kan ve çokça göz yaşı aktı.

insan olduğumuzu unutmaya, ne yazık ki, fırsatımız olmadı.


   

21.11.12

the world forgetting, by the world forgot.


hafızanın şakaya gelmediğini öğreneli çok uzun zaman oldu. ve hafızayla şaka yapılmaması gerektiğini tecrübe edeli bir o kadar anı. yine de hatırladığımız kadarıyla aslında hiçbir şeyi unutmadık. mutluyken, yorgunken, ağlarken, sarhoşken veya aslında hepsiyken, bir sonraki güne taşıyacak karelerimiz, heyecanlanıp tekrar tekrar anlatacaklarımız, umutsuzca içimize yuvarlayacak kelimelerimiz oldu. hepsi, hep oldu ve aslında geçmiş oydu. onlar, çantamızda biriken fişler gibi, kıyıya köşeye sıkışsa da hep bizimle birlikte oradan oraya taşınanlardı. 

onların dünyasında unutmak erdemdi. biz onlar için de hatırlayanlardık. o yüzden sırtımız hep kambur kaldı. avuçlarımız nasır tuttu.

ve bu kez dünya değil ama ben unuttum. bu kez hatırlamamak üzere içtim. ne seruma dolanarak uyandığım bir sedye ne de basamaklarına temas etmeden indiğim merdivenler, hiçbirisi aç karnına yuvarlanan jager'li ve viskili shotların yarattığı etkiyi yaratmadı. 

evet, hayatımda ilk defa, hayatımdan geçen bir kırk beş dakikayı hatırlamıyorum. anlatıldıkça gözümde canlandıramıyorum bile.

hafızada açılan derin boşluğun getirdiği savunmasızlığı da böylece yaşamış oluyorum. kontrol mekanizmasının devre dışı kaldığı, motor kabiliyetlerinin sıfıra indiği zaman diliminin varlığına hayret ediyorum.

ve 'o son shot' için tektekçi'ye, gerçekten, teşekkür ediyorum.


19.11.12

yenilgilerin şerefine: emrah serbes*



“Babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. Bazen böyle olur, her şey üst üste gelir.”

Behzat Ç.’nin on birinci bölüm başlangıcındaki tiradının ilk satırları olan bu alıntı, eser sahibi Emrah Serbes’in Afili Filintalar bloguna 16 Şubat 2010 tarihinde düştüğü “Karanlıkta Nüfus Sayımı” yazısının da girişi aynı zamanda. Peki üzerinden onca zaman ve yığınla duygu geçmişken neden şimdi geçmişe dönüp bakma ihtiyacı hissediyoruz? Çünkü Emrah Serbes yaralarımızı kaşımaya yeni bir kitapla devam ediyor: Hikâyem Paramparça.

Bizi, Her Temas İz Bırakır (2006) ve Son Hafriyat (2008) ile Behzat Ç. yolculuğuna çıkartan; 2009’da yayınladığı Erken Kaybedenler’le taşrada ve kâinatta yapayalnız kalmış erkek çocuklarının hikâyesine sürükleyen Serbes, geçen üç yıl içinde Afili Filintalar’da ve Birikim dergisinde yayınladığı yazılarına “Galip İşhanı” hikâyesini de ekleyerek, bu kez, hiçbir zaman bir araya gelemeyecek parçalara bölüyor.

Hiç Behzat Ç. izlememiş veya Pilli Bebek dinlememiş ve hatta Ankara’ya gitmemiş bile olsanız bu parçalar arasından kendinize yamayacak bir yazı, belki paragraf ve muhakkak bir cümle buluyorsunuz. Çünkü âşık oldunuz. Belki babanızı kaybettiniz. Bazen o yere ait olmak için zamanı durdurmak istediniz. Çoğunlukla mutsuz oldunuz. Bazı şeyleri sadece geceleri, yapayalnız ve yalınayakken anlayabildiniz. Kimi zaman kendinizden bıktınız. Veda konuşmalarını beceremediğiniz için herhangi bir neden belirtmeden çekip gittiniz. Ve sessizliğin ne demek olduğunu çok iyi bildiniz.

“Kitapta yer alan metinlerin ortak bir teması yok; adı gibi paramparça. Ama ortak bir duygusu var, o da melankoli. Neden? Kitap olsun diye yazılmadıkları için parça parçalar. Her parça kendini ayakta tutmaya çalışıyor. Diğerlerine de destek olmaya çalışıyor biraz. Ortak duyguya gelince onu tek
sözcükle özetleyip melankoli diyebilir miyiz emin değilim. Melankoli güzel bir sözcük, güzel bir tınısı var ama sözcüklere o kadar güvenmiyorum, “ diyor Serbes, Facebook sayfasında. Çünkü sözcükler de, kar taneleri gibi, birbirine benzemiyor. Yine de bir cümle başka bir cümleyi hatırlatıyor ve biz, paramparça hikâyeler arasında kendimize yer açmaya çalışıyoruz. Mutluluğun çok ender rastlanan bir ruh dinginliği olduğunu bildiğimizden mütevellit güzelleşen hikâyelerimiz içindeki mutsuzluğa selam duruyoruz.

Çünkü melankoliyle en az(ından) bir kere tanıştık. Ve zaman hiçbir şeyi düzeltmedi.



* bu yazı 19.11.12 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

13.11.12

take off your mask before you sleep.


konu geçmişten açıldığında laf, illa ki, dönüp dolaşıp çizgi filmlere ve hayal kahramanlarına gelir. çoğunluk mutasyona uğrayarak süper'leşen karakterlere hayranlığını dile getirirken, biz, ayakları yere basanlar, gerçekle olan bağımızı koparmamaya özen gösterir ve fakat kendi yalnızlığımızın ve saplantılarımızın suçunu atacak birisini ararız. 

kıyafetlerimizi çıkarttığımız gibi en zayıf halimizle kalan biz, kostümünü çıkarttığı anda yatağına olağanca insanlığıyla giren bir adamla kurarız bağımızı.

ölmeyi bir türlü beceremediğimiz için bunu başaran insanların anılarına sarılırız sımsıkı .

kapısından dimdik çıktığımız gecelerde eve sürünerek döner, yine de kafamızı doğru yere koymayı -bir şekilde- beceririz.

belki de geceleri ve yıldızları sevip üzerimizde her daim siyah bir renk taşımamız bundandır. çünkü biz karanlıktan, gecenin aydınlığında nefes alabildiğimiz için korkmayız.

istanbul kaosundan başka türlü sağ çıkamayız.


8.11.12

ütopyaların hayaleti: iamx*



Hikaye 2004 yılının Londra’sında başlıyor. Sneaker Pimps’ten tanıdığımız Chris Corner, solo projesi IAMX’le müziğin sadece müzik olmadığını, dramatik görselliğe de dayandığını ibret-i aleme duyurmak istercesine makyajını yapıyor, vücudunu boyuyor, kıyafetlerini giyiyor ve gösterişli şapkasını takarak sahneyi bir performans alanına dönüştürüyor. Elektronik rock ve dans müzik ögelerini duygusal dokunuşlarla ve –tabii ki- vurucu sesiyle buluşturarak nevrotik bir şov sunuyor. 2006’da müzik endüstrisinin bağımsız yolunun Berlin’den geçtiğini belirterek Almanya’ya taşınan ve kendini buranın ruhuyla besleyen Corner, cinsel kimlik, ölüm, aşk, narkotik kirlenme, din ve siyaset eleştirisi, yabancılaşma, bağ(ım)lılık, modern toplum ve toplumsal cinsiyet gibi düğümleri çözüp çözüp tekrar bağlıyor. Yüksek enerjili ve teatral performansları sırasında projeksiyon görsellerinden de yararlanarak sınırların başlangıç ve bitişlerini ortadan kaldıran grup, 5. kez İstanbul’a geliyor.

Gitarda Dean Rosenzweig, klavye ve bass’ta Janine Gebauer, davulda Tom Marsh’la beraber çalışan IAMX, Aralık ayında çıkartacağı beşinci stüdyo albümü The Unified Field’den önce, 24 Kasım akşamı Babylon’da sahne almaya hazırlanıyor.

Yaralanmayı seven bünyeleri bir mıknatıs gibi çeken bu beyaz tenli İngiliz, adeta kanıyor ve kanadıkça canının daha çok acıyabileceğini bildiği halde buna aldırış etmiyor. Akmış siyah makyajıyla güzel bir gece yaratığına dönüşen acıklı ama erotik sesiyle kulaklarımızı yırtarak geçip, takıntı haline gelen tutkularımızı içimize bağırıyor: beni sev!

Kendini karanlıkta var eden ruhları, temizlemek bir yana, siyaha boyayarak kendi aynasında baştan yaratıyor. Etkisine kapılıp dans edeceğiniz ritimler ve aslında neyin içinde olduğunuzu hatırlatarak adımlarınızı aksatacak sözler, nevrotik bir gece geçireceğimizi adeta garanti ediyor.

Biz, her partiden sonra ölerek geceden sağ çıkamayanlar, kulaklarımız yırtılıncaya kadar, “beni sev!” haykırışları duymak için 24 Kasım akşamı Babylon’da olacağız!


* Bu yazı 08.11.2012 tarihinde trendus.com adresinde yayınlanmıştır.

6.11.12

the party is over.


sanırım her şey duygusal yoksunluğumuzu nasıl tolere edeceğimizi keşfetmemizle başladı. içimizdeki dipsiz bir kuyuyu andıran boşluğu kolayca tüketebileceğimiz şeylerle doldurduk. alışveriş fişleri, içki şişeleri, sigara paketleri, pizza kutuları, yırtılmış tişörtler, kesilmiş saçlar. ve tabii ki çikolata paketleri. 

herkes kendince bir kaçış ararken belki birine ve sıklıkla hepsine sarıldıkça ve saldırdıkça, duygusal boşluğumuz kokuştu, yanına yaklaşılmayacak hale geldi. biz bu kalabalık arasında nefes alacak yer aramayı bir resitale çevirmeyi başaranlardan olduk.

ne zaman yalnız kalmak istesek, aslında içimize atacağımız bir çöp mutlaka oldu elimizin altında. uzanıp bir sigara yaktık. içkiyi bardağa koymaya tenezzül bile etmedik. yakınımızda bir makas bulundurduk. nutella'yı kaşıkla yedik.

sevincimiz de üzüntümüz de zaman zaman çığrından çıktı. eksik, yanlış, olabildiğince kusurlu ve bir o kadar canlı pozlar verdik. ne kadar çok, "iyi görünüyorsun," dense biz o kadar çürümeye yüz tuttuk. 

aslında her şeyi keşfettiğimiz yönteme ve bu yöntemi başarıyla uygulamamıza borçluyduk. matematikle aramız kötü olsa da hayatın denklemini çözmüştük bir kere, bir şekilde. 

tükettikçe vardık. tükettikçe yüzümüze renk geliyordu. içimiz çürüdükçe derimizin rengi parlıyordu. 

içtikçe daha çok gülüp bir sigara yakıyorduk. ne de olsa yakası kesik tişörte kimse laf edemezdi. ve her nasılsa sadece çikolata yiyerek de nabzımız atmaya devam ediyordu.

biz hayata, içimizdeki çöplük doldukça ve daha çok çürüdükçe, daha çok bağlanıyorduk.

çünkü hayat bir kaşık kadar yakın ve bir nutella kadar lezzetli olmalıydı.

aksini kim iddia edebilirdi ki?