30.12.14

just be careful what you do to me.


bu sefer sana yazıyorum. doğrudan. hedef gözeterek. 

çünkü sinirliyim. ve tüm sinir uçlarım tek bir şeyi salık veriyor; yaz. 

çünkü konuşamıyorum. kendini konuşarak ifade eden birisi değilim. hiç olmadım. hep kapattım kendimi. ve içime kapandım. 

çünkü aslında bu sana özel değil. hep böyle. her zaman içime attım ve orada yaşadım. içimde yaşattım her şeyi. güneş ışığı almayan bir apartman boşluğu gibi. ne kadar sulasam ve toprağını değiştirsem de her şey çürüdü umutlara dair. yapraklar döküldü tek tek. ışık çubukları yetmedi içimde yeşerttiklerimi büyütmeye. 

çünkü hiçbir ışık çubuğu gerçek değildi. öyle olmadığını ben de biliyordum. hala biliyorum ve yine de devam ediyorum onları saçıma takmaya. 

çünkü başka türlü aydınlatamıyorum yolumu. içimdeki umutları yeşertemeseler de, belki yol gösterirler, diyorum. o kadar karanlık ki. belki burnumun ucunu görürüm, diyorum. boşuna yürüyorum belki de o yolu. 

çünkü sonunu göremiyorum. öngördüğüm sonu kabullenemiyorum. gitmek istiyorum. her şeyi bırakıp gitmek. geçmişi ve şimdiyi ve geleceği. 

çünkü saçıma taktığım ışık çubuklarının ışığıyla geleceği göremiyorum. önümü göremiyorum. seni, hiç göremiyorum. sen doğru yolu seçerken, ben yanlış olana sapıyorum. ve herkes kaybediyor. ta ki biz, beklendiği gibi, unutana kadar. ve aslında kimse unutmuyor.

çünkü unutmak istemiyoruz geçmişi. geçmişte yaptığımız hataları ve yapmadığımız 'keşke'leri. farklı öznelerle kurmaya çalışsak da cümleleri, hiçbirisi gerçekmiş gibi tınmıyor kulakta. ve hiçbiri yaşadığımız gerçekliğin ölçülerine uymuyor.

çünkü insan çevresine bakınca ortalıkta kendinden parçalar görüyor. insan ağır ağır dağılıyor. bütün bunların bir anda, bir ışık çakımı hızında, gerçekleştiği düşünülürse, en iyisi o an’ı unutmak oluyor. o an’hayatının en güzel an’ı olsa da.

çünkü pek çok kez parmağımla kendi yaramı deşiyorum. daha fazla inanmak ve daha fazla tanımak için. aslında hepsi, daha fazlası için. yine de hiçbiri gerçek olmuyor. derinlemesine mutsuzluğuma bir yaprak daha düşüyor.


çünkü yaşayan her insan başına yaklaşık 14 ölü düşüyor. ve ben, her gün, o ölüleri gömüyorum.

20.12.14

olmayan’a olan derin tutku.*


kadın ve adam diyorlar onlara. ama nereden baksan insanlar. hepsinin kırılganlıkları, mutlulukları, kırgınlıklarından doğan öfkeleri, acıları, tatsızlıkları, gerçekleri ve hayalleri var. geçmişleri ve gelecekleri. geçtikleri yolları ve gelecekleri evleri var. 

ama bazen bir şey oluyor. hep oluyor. geçilen yollarda şeritler çizilmemiş oluyor, örneğin. veya öyle net çiziliyor ki bir daha geçilmek istenmiyor o yoldan. zaten yol, her geçişte farklılaşıyor. bir taş bile yerinden oynasa, geçilen yol, geçilecek yolla aynı olmuyor.

veya bir şey oluyor. ki hep oluyor. gelinecek evler yanıyor, örneğin. veya öyle şekillendiriliyor ki için aslında hiç gelinmesin isteniyor o eve. zaten ev, kapıyı her açışta farklılaşıyor. aralık camdan giren rüzgarla bir toz bile yerinden oynasa, gelinecek ev, aynı ev olmuyor.

yollar ve evler şimdiki zamana hükmetmediğinde işler tersyüz oluyor.

işler tersine döndüğünde karışıyor kafalar. zaten kafası karışık olan kadınlar, kendi doğrularınca yanlışlar yaparken, bir de yanlış zamanda buluyorlar kendilerini. başkasının doğruları içinde. o doğrulara ve gerçeklere yaklaştıkça uzaklaşıyor kadın içinden. işte kırılma burada yaşanıyor. karar anı; evet mi, hayır mı? sevmek mi, vazgeçmek mi? kalmak mı, gitmek mi? ilkleri seçenler değil; fakat ikinciler, bazen arkadan ışık gelmesiyle, bazen fotoğrafın kenarlarının flulaşmasıyla bir var ama aslında ‘hiç yok’ oluyorlar. işler tersine dönüyor.

kendi yalın ayaklarıyla duruyorlar karşılarında. öyle sanki duyguları yokmuşçasına. yine de sarılmayı, sevmeyi ve sevişmeyi bilerek. ihtiyaç duydukları için değil, istedikleri için. vazgeçerlerse gidebileceklerini bildikleri için. hiçbir zaman(a) ait değillermiş gibi. yetişecek hiçbir yerleri yokmuş gibi. öylece duruyorlar karşılarında.

kendi yalnızlığından kendine saray yapmış adamların karşılarında. ‘aşk nedir?’in cevabını bulmak için rüzgarı kendinden menkul bir uçurtmaya takılan. hakkı yenmiş bir çocuk edasıyla sonsuza dek bir şeylerden kaçıp sonsuza dek bir şeylerin peşinden koşabilen. geriye doğru koştuğu için hep çocuk kalan.

büyümek için ikinci şıkkı seçen kadınlara ihtiyacı olan.

arif’in müzeyyen’e olan tutkusu gibi. 

*

ona bir nevi ‘orada olmayan adam’ diyorlar; ama adam mı orada yok gerçekten, yoksa kadın mı hiç olmamış?


*bu yazı 20.12.2014 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

18.12.14

i know it’s over. -morrissey*


günlerden fark etmez. saat, hava karanlığı. belki de erken. çünkü hava artık hep karanlık. hep yağmur yağıyor ve soğuk. o kadar ki olduğumuz yerde iki saniye dursak tepeden ayakucuna, ağlıyoruz. yetmediği gibi koşuyoruz. adım başı mutsuzluk. her damlada depresyon. sanki ingiltere. adeta manchester.

sene 1959. günlerden 22 mayıs. doğumundan kısa süre önce dublinden ingiltereye göç eden bir ailede annesiyle daha yakın ve fakat babasıyla daha mesafeli bir çocuk. 60ların ünlü kadın şarkıcılarını dinlemeyi ve oscar wilde okumayı seven bir çocuk. kendini hep yalnız hisseden ve depresyonu için erken yaşta reçeteli ilaç kullanan huzursuz bir ruh. ruhunu müzikle doyuran bir adam.

öyle ki 1983 senesinde mutlak yalnızlığı satırlara dökerek hand in glove parçasını yazıyor.

çünkü kimsenin sahip olamayacağı bir şeye sahip.

steven patrick morrissey.


moz.

dün gece üçüncü kez istanbuldaydı. pozitif live öncülüğünde volkswagen arenadaydı. tüm kırılganlığı ve zarafeti ile sahnedeydi.

yağmur yağıyordu dün gece. morrissey; insanlarla değil fakat insanlara zarar veren insanlarla, doğaya zarar veren insanlarla, hayvanlara zarar veren insanlarla, dünyaya zarar veren insanlarla olan derdini yağdı o gece üzerimize. davul sesleri ve ışık çubukları eşliğinde. hala canlılığını koruyan üzgün ve derin sesiyle. dünyayla olan tüm derdinin izini bir izci gibi sürdü ve döktü önümüze.

bir 'arkadaş' gibi dertleşti bizimle.

yağmura çıkınca çalınmayanlar çalındı kulağımıza. eskilerden ne kaldıysa mırıldanmaya başladık içten dışa. davul seslerine eşlik etti kalp vuruşlarımız. ve araba farlarına karıştı ışık çubukları. bir izci gibi gittik geçmişimizin izinden. bittiğini ve gittiğini bildiğimiz gölgelere döktük içimizi.

*


birer hiç kimse olarak ayrıldık dün gece oradan. birbirimizi muhtemelen bir daha hiç görmeyecekmişçesine.


*bu yazı 18.12.2014 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

12.12.14

but I've been turned around, I was upside down.


eski bir koltukta boylu boyunca uzanıyorsun. kadife bir koltuk. biraz tozlu. aslında her şey tozlu bu evde. soluduğumuz hava bile. boynunda bir yavru kedi. öptüğümde böcekler olan boynunda yavru bir kedi uyuyor şimdi. dudağının kenarı kelebek kanadı gibi kıvrılmış.

eski bir ev burası. ahşabın kokusunu alabiliyorum. bizim ev değil. nasıl ve ne zaman geldik, bilmiyorum. belki de hep orada asılı kaldık. bilmiyorum. etrafı pek seçemiyorum. dedim ya, havada asılı olan toz taneciklerini görebiliyorum. arkadaki pencereden güneş ışığı sızıyor.

eski bir bahçeye bakıyor evin arkası. orada da yıkık dökük başka bir ev var. kapısının önündeki yağmurdan erimiş ve akşam güneşiyle kurumuş kartonu görünce hatırlıyorum kedileri. bir diğeri ayağıma sürtünüyor.

uyanıyorum sonra. o kadar gerçek ki, sanki hiç yaşanmamış gibi. nerede olduğumu anlayamıyorum bir an. anladığımda da ağlamaya başlıyorum. hatırladıkça daha çok. içimin uyuştuğunu hissediyorum.

saate bakıyorum. 05:53. tekrar uyuyamıyorum. bütün gün tozlu bir hava soluyorum. çalıştığım masaya toz yağıyor. göz gözü görmüyor. gözüme bir şey takılıyor sonra. istanbul modern'in doğum günü. 10. yılı. bir tek doğum günlerini önemsiyorum. gülümsüyorum. dudağımın kıvrımı çillerimi ortaya çıkarıyor. hatırlıyorum.

*

son umuttu bu. 'belki'nin dayanılmaz heyecanı. hep yüksek. çünkü daha yükseği yok. hep emin. çünkü bir kere emin oldu. hep hasarlı. çünkü bir kere kırıldı bütün kemikleri.

bu sınırlarda ona hayat yok artık. son umudunu da cam bir fanusa koyup bir apartmanın çatısından aşağı bıraktı. buzla kum oldu her yer. tozlar havada asılı kaldı.

8.12.14

you are the fire | i am the ocean.


yine aynı yerdeyiz. herkesin bizi bıraktığı o yerde. aynı sehpanın etrafındayız yine.

kapı açılmış. hayatlarımıza biri girmiş. anahtarlar sıkışmış minderlerin arasına. kapı kapanmış. birileri hayatımızdan çıkmış. siyah torbayla gelen kasa fişleri kalmış geride.

konuşmuşuz. günler ve geceler devirmişiz. kadehler, şişeler ve nefesler arasında. biri bitmeden diğerini doldurup söndürmüşüz. kadehleri devirip şişeleri kapının önüne bırakmışız kilitlemeden önce.

her gelen bir şey bırakmış sehpaya. kimi hikayeler boş paketlerin altında kalmış. şehir çöplüğünde yakılıp havanın gri şeridine takılmış. her gün bile isteye solumuşuz kendi hikayemizi. ciğerlerimiz su toplamış.

kiminin ucunu biz yakmışız. yatarken söndürüp, elektriklerin kesik olduğu başka bir geceye bırakmışız sonunu. karanlıkta anlatılan hikayelerden değil, fakat kendi neşemizden korkmuşuz; kendi hapşırmasından korkan yavru kedi gibi.

kimini buruşturup küllüğe atmışız. yanan bir sigaranın ateşiyle kızmış, keskin bir koku asmış salonun ortasına. gitsin diye camı açmışız. üzerine sindi mi bütün kış saçlarını ve kıyafetlerini rahat bırakmayan bir koku çökmüş içimize. 

kiminin yangını yeni sönmüş. son nefesimizde kurtarmışız birbirimizi zehirlenmekten. yine ölmediğimiz bir hayattan çıkıp o sehpanın etrafında soluklanmışız. her şey kül olana kadar izleyip, içimizdeki enkazdan arta kalanlara bakmışız. ise bulanmış ellerimizle sarılmışız birbirimize. göz yaşlarımızla silmişiz yaralarımızı, daha çabuk iyileşir diye.

kimi anların kıvılcımını havada yakalamışız ev tutuşmasın diye. elimizde inceden bir yanık izi. diğer izlerin arasında kaybolup gidecek cinsten. değil kabuk bağlamak, su bile toplamadan tükürükle iyileşmiş bile.

kimi anları anlamlandırmışız bir kıvılcım çakımı hızında. kelimelere döküp baş köşedeki mantık çerçevesinin içine yerleştirmişiz diğerlerinin yanına. resim bir türlü tamamlanmamış. daha çok düşünüp, daha çok yanmışız.

heyecanla anlattığımız hikayeleri kursağımıza düğümleyip bırakmışız. birkaç yutkunamamışız belki. yine de sert bir içkiyle temizlemişiz genzimizi. daha sert, yine de daha derin çıkmış sesimiz her kırılan hayalden sonra.

kimi hikayeleri tutuşturmadan önce bir sigara yakmışız. dumanına asmışız kendimizi sonunu önden görmek için. sonları başa alıp izlemişiz hikayemizi. kundakçının kim olduğunu bir türlü öğrenememişiz.

24.11.14

gravity always wins.


bir sabah. her sabah, bazen akşam. bir keresinde sokakta. gözünün ulaştığı yerde. gözlerinin içinde biriktiriyorsun söyleyeceklerini. bir esnemeyle dağılıyor uykun. durağa gelmişsin. yollar ayrılıyor. ne düşüneceğini ne hissedeceğini bilmiyorsun. adı yok. adı metrodaki çocuk. salondaki sehpanın ortasına bırakıyorsun. gidip geldikçe yakıyorsun ucundan. bitmiyor. samsun 216 gibi. bıraktığında orada kalacağını biliyorsun. nerden biliyorsun? ya kalmazsa? 

*

ayrılan yolların kesiştiği bir paralel var. apartman boşluklarından ve ışık çubuklarından geçen. paralellerin de kesiştiğini biliyorsun. sonsuz boşlukta teğet geçen onca şeyin arasından bir şey kesiyor gözlerini ve göğüs kafesini. serbest kalıyor bütün kuşlar ve içindeki diğer tüm hayvanlar.

*

hayvanları her zaman daha çok sevdin zaten. çünkü insanlar kötü, biliyorsun. kendinden biliyorsun. istemedenler'i bir kenara bıraksan kötü bir insan sayılmazsın aslında. yine de insanlığın bu dünyanın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu bilecek kadar insansın. bundan kaçamayacağını bilecek kadar da. olduğun yerden kaçmak istiyorsun o yüzden. oturduğun her masaya bırakıyorsun biletini. tek yön, diyorsun. dönüş yok.

*

dönüp geriye bakmıyorsun artık. arkada bir şey kalmadı. yazdıkların zaten üzerinde. her şey kristal beyazlığında. bir o kadar da parçalı. paramparça olmuş hikayenin ucundan yakıyorsun ara sıra. arap kağıdı inceliğinde bir leke bırakıyor parmaklarında. diğerlerinin arasında dağıtıyorsun. diğer parmaklarına da eşit dağıtıyorsun geçmişi. gri bir toz karışıyor havaya.

*

siyahın ve beyazın ortasında dalgalanan bir renge dönüşüyorsun. köşelerine yaklaştıkça parmak uçların yanıyor. yazamıyorsun. hikayen yarım kalıyor. her anlatışta daha çok kısalıyor. kısaldıkça uzuyor gölgesi. bir şehir efsanesi gibi yayılıyor dudaktan kulağa. ara sıra tıkıyorsun kulaklarını. çünkü hiçbir hikaye mükemmel değil. o sırada bir şey takılıyor dudaklarına. sen yedikçe iyileşiyor onlar yine de. iyiyim aslında, dediğinde kapı kapanıyor. yağmur dışarıda kalıyor.

*

yağmurlu geçen bir yazın sabahları, sertleşecek bir kışı çağırıyor. yerin yedi kat altından ve senin içinden bir metro geçiyor. boya kalemleri ve bilet, diye yokluyorsun ceplerini. neyin varsa orada. geride bir şey kalmıyor. hayat, oluyor.

11.11.14

catnip.


bazen hayat en beklemediğin yerinden gelir. uzun zaman sonra yazmaya başladığın an, göğüs kafesine oturan kedi gibi. kalkmasını istemezsin. çünkü sıcaktır. ısıtır. duygularına dokunur en nihayetinde. ama kalkmazsa da yazamazsın. çünkü sen hareket ettikçe rahatsız olduğunu hissedersin. kıyamazsın yazmaya. 

durmayı ve nefesini dinlemeyi tercih edersin.

2.11.14

it's a waste of time.


evet. bir süredir bedenimi ve ruhumu koyacak bir yer bulamıyorum. ait olma hissinin et kesiklerine bepanthen sürüyorum. kalacak, gidecek, diyecek bir yer yok. var. olan biten tam olarak bu. yokluğun içinde bir hayat var etmeye çalışmak. yeni yerler, yan yollar aramak. arka sokaklardan ve tekinsiz serserilerden biri olmak. birini diğerine yeğlememek. pat, diye. öyle birdenbire. sessiz ve sakince. en şiddetli haliyle. kafa karışıklığının içinde gerçekten ne istediğini bulup çekmek. kısa çöpü çeker gibi. şansızlar arasındaki en şanslı olmak. ne yapmak istediğini bilerek ve isteyerek olduğun yerde durmak. ileriye gidersen insanlar var. insanlar çirkin. insanlar bencil. insanlar saygısız. insanlar dinlemez. insanlar duymaz. insanlar umursamaz. kararlar alınır. sözler verilir. hiçbiri bir kokunun gölgesinde yeşeremez. yazılar gelir. yazlar geçer. noktalama işaretleri bir anlam ifade etmez. gitmek her zaman en iyi ihtimaldir. ihtimaller kaideyi bozmaz. kalan her zaman otoban şeritlerinin arasına sıkışır. bir tekerleğin altında ezilmiş tavşan gibi. yola çıkılır. anılar üzerinden geçer. yol geçer. sen kalırsın. hayat o kadar da ciddiye alınacak bir şey değildir. o zaman anlarsın.

gitmek her zaman en iyi ihtimaldir.

kusursuz sarsıntı: jack white.*


gece olmuş. herkes uykuya dalmış. senin keyfin kaçık. belki değil. belki düşüneceklerin, kendinle konuşacakların var. mutfakta kendine bir kahve -duruma göre viski- hazırlayıp odana çıkıyorsun. pencereyi açıp bir sigara yakıyorsun. yıldızlara yaklaştıkça düşüncelerin dağılıp dağılıp birleşiyor. o sırada bir ses duyuyorsun. uzak değil ve fakat bozuk. yan evdeki çocuk olmalı. garajda gitar çalıyor. biraz blues. biraz 60'lar rock. bozuk gitar riff'leri. çatlayan bir ses. mükemmel değil. belki de mükemmelliği burada. beyaz teninde. dağınık saçlarında. her zaman çatık duran kaşlarında. siyah tişörtünde. fedora şapkasında. ruhlarda yarattığı kusursuz sarsıntıda.

john anthony gillis. nam-ı diğer, jack white.


detroit'te on çocuklu bir ailenin en küçüğü. klasik müzik tutkunu olarak geçen çocukluğunda en çok dinlediği gruplar the doors, pink floyd ve led zepplin. en sevdiği şarkı, son houses'tan grinnin' your face. 15 yaşında yanında çalışmaya başladığı aile dostları ile iki albüm kaydederek müzşk dünyasına resmi olarak giriş yapıyor. 1996'da bir kafede tanışıp evlenerek soyadını aldığı meg white ile bir mobilya firması kursalar da mobilyaların içine şiirler yazdığı ve faturaları pastel boyayla kestiği için işler pek de istedikleri gitmiyor. bu sırada meg davul çalmayı öğreniyor ve kırmızı-siyah-beyaz üçlüsünü kendilerine kullanma kılavuzu ilan ederek the white stripes'ı kuruyorlar. 2001'de çıkardıkları white blood cells albümü ile garage rock tınısının sınırları ne kadar aşabileceğini gösteriyor. 2007'de çıkardıkları altıncı albümleri icky thump'ın ardından meg'in akut anksiyete ile mücadelesi yüzünden turlar erteleniyor, müzik sessizleşiyor ve ikili şubat 2011'de grubu dağıttıklarını ilan ediyor. 

garajdan yükselen ses yine de kesilmiyor. 2005 senesinde brendan benson'ın evinde buluşan; jack white, jack lawrence ve patrick keeler'dan oluşan ekip kendilerine the reconteurs adını veriyor ve broken boy soldiers ve consolers of the lonely adlı iki albüm kaydediyor.

consolers of the lonely'nin turnesinde bronşit olarak sesini kaybeden jack'e turnede aynı sahneyi paylaştıkları the kills grubunun vokali allison mosshart da eşlik etmeye başlıyor. ikilinin tutan kimyası the reconteurs'un bassçısı jack lawrence ve queens of the stone age'in klavyecisi ve gitaristi dean fertita'nın da eklenmesiyle the dead weather grubunun doğmasını sağlıyor. ekip, 2009'da horehound ve 2010'da sea of cowards'ı kaydediyor.


dönemsel olarak beck, alicia keys, the rolling stones ve bob dylan gibi isimlerle solo kayıtlarda yer alan jack, 2012'de blunderbuss adındaki ilk solo albümünü çıkarıyor. sahne ışıklarının bu kez sadece kendi üzerinde patladığı jack, bütün orkestrayı tek başına yönetiyor. sınırlarını ortadan kaldıran yeni sesler ve enstrümanlarla adeta evrimini tamamladığını ispat ediyor. durup, dinleyip ve deneyimleyip anlamlandırılabilecek bir eser çıkıyor ortaya. ana temasını ölümü oluşturduğu albüm, jack'in karanlık fantezisinin bir güzellemesini sunuyor.

sene 2014'ü gösterdiğinde ikinci albüm lazaretto ile tanışıyoruz. yine hayal kırıklığına uğratmayan gitar riff'leri ile müzik dünyasına damgasını basıyor. şarkıdan şarkıya geçerken çağlar ve tempolar atlıyor. karanlık sözleri, yine satır aralarının da dinlenmesini salık veriyor. jack, temelini gençken yazdığı şiirlerden ve hikayelerden alan kayıtta orta yaş krizleri söylenmelerini ve duygularını adeta tükürüyor. sonuç olarak ortaya, 40 bin satış rakamıyla 1994'ten beri en çok satılan albüm çıkıyor.

hala analog kayıt yapan ve bantlarını tıraş bıçağı ile düzenleyen; en büyük hayali uzayda çalan ilk müzisyen olan ve bununla ilgili gizli projeleri olduğunu doğrulayan bu adam, 7 kasım cuma akşamı babylon'un kabına sığmayan konser serileri kapsamında volkswagen arena'da olacak.

*

biz üçgenin iç açılarını seven nation army klibiyle hesaplayan nesiliz. son on senede kırmızı-beyaz-siyah dendiğinde hayal gücümüzü başka kim bu şekilde ele geçirebilirdi ki.


*bu yazı 31.10.2014 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

13.9.14

bessnyc4: manipülatif metamorfoz.*


"Bazı fotoğrafları başka bir takım fotoğraflarla bir araya getirdiğimde, yaptığım şey tam olarak 'bazı' ve 'bir takım' arasında tercih yapmak oluyor. 'Bazı', 'bir takım' ile diyaloğa girerek farklı bir şey oluşturuyor." -Doug Abraham

Zaman zaman şok edici, tedirginlik verici, gülünç, ürkütücü ve provokatif. Kesilen ve tahrip edilen ikonik moda kampanyası görselleri. Üzerlerine yapıştırılan ve dikilen korku filmi, porno, sayborg imajları. Güzelliğin, cinselliğin ve iyi zevkin yeniden sorgulanan eğilimleri. Ayrı dünyaların, bir araya geldikleri zaman bir bomba etkisi yaratan manipülatif karşılıkları.


Diğer -ve aslında gerçek- adıyla Doug Abraham. 44 yaşında. 2 çocuk babası. San Francisco'da heykel okuduktan sonra Karşılaştırmalı Medya dersi alarak bugünkü sanatının tohumlarını cebine atmış. 2000'de Bess markası altında mücevher, ve vintage kıyafet ve aksesuar işine başlamış. 10 senenin ardından, şu an Keith Haring'in Soho'daki Pop Shop'unu punk enstitüsü olarak işletiyor. Ve @bessnyc4 Instagram projesini yönetiyor.



Prada'yı Manga kızları ve Kaliforniyalı kaykaycılarla aşılıyor, Matthew Barney'nin başka dünyadan gelen canlılarını Dior reklamlarına ışınlıyor, Calvin Klein'ın saflığını S&M'nin müstehcenliği ile karşı karşıya getiriyor.

Lüks marka devlerinin tüm dikkatlerini imajlarını en küçük ayrıntısına kadar korumaya çalıştıkları günümüzde Abraham onalrı şaşırtıcı derecede basit bir direnişle yüzleştiriyor. Logonun 'her şey' demek olduğu günümüzde, anlamın içini tam da o logoları sabit tutarak boşaltıyor. Yaratılan, parlatılan ve kör edercesine ortaya bırakılan lüks, içe atılan, inkar edilen ve parmak sallanırcasına ötekileştirilen ile pıhtılaşıyor.


Bu saldırgan tavır Riccardo Tisci, Fabien Baron, Mert Alas ve Werbowry tafarından takdir görüyor. Öyle ki Tisci, Abraham'ın Givenchy kampanya uyarlamarını kendi hesabından paylaşıyor. Belli ki sözlük anlamını kaybeden 'sıra dışı' için bir çıkış yolu aranıyor.

*


Başkalaşım geçirdiğinde neye benzeyeceğini merak ediyor musun?


*bu yazı 13.09.2014 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.

17.8.14

amsterdam: bu bir gezi yazısı değildir.*

Eskiden bu şehri severdim. Sevmek ne kelime, aşıktım, diyebilirim. Kelimelerle tarif edemezdim. Yine de kelimelerle sevdim. Sokaklarında düştüm kalktım İstanbul'un. Sokaklarını sevdim.  Evlerine girdim çıktım İstanbul'un. Evlerinde büyüdüm. Bir uzaktan bir yakından, en sonunda ve her zaman, hep en derinden sevdim İstanbul'u.

Artık sevmiyorum.

Ne zamandan beri? diye düşünüyorum. Çürümenin başladığı o ilk günü bulmaya çalışıyorum. Ne kadar, kötü kötü kötü, desem de hep bir kıvılcımla yırtıyor geçmiş. Yine de üç aşağı beş yukarı bir dönem işaretleyecek olsam, İstiklal Caddesi'ndeki ağaçları söktüklerinde, derdim. Çürüme o zaman başladı. Ve şehir, yavaş yavaş ve birden bire üzerimizde yükseldi. Yükseldikçe nefes alamadık. Nefes alamadıkça güvenli yerlere saklanmaya çalıştık. Ne kadar çalıştıysak da başaramadık. Şehir üzerimize çöktü. Biz altında kaldık.

Geçen senenin acısı, diyorum bu seneki sık kaçışlarıma. Her ne kadar o acı hiçbir zaman dinmeyecek de olsa.

Başka yerler görmek istiyorum. Başka yüzler tanımak istiyorum. Başka ağaçlara dokunmak istiyorum. Başka sularda yüzmek istiyorum. Başka yıldızlara bakmak istiyorum.

Artık İstanbul'dan başka bir hayat istiyorum.

O yüzden yine gittim. Bu kez Amsterdam'a.


Bu bir gezi yazısı değil, o yüzden sana nerede ne yemelisin, nerede ne içmelisin gibi turistik bilgiler vermeyeceğim. Daha çok orada olmayı akışına bırakmanın insanı içsel olarak nasıl özgürleştireceğinden bahsedeceğim.

Amsterdam kaybolmanın neredeyse imkansız olduğu bir şehir. Çünkü bütün yollar kanallara, bütün kanallar da meydanlara çıkıyor. Yüzünü saat kulesine çevirmen yeterli.

Sonrası kaldırım taşları. Kaldırım taşlarının üzerine renkli boyalarla çizilmiş güneş ve çiçek resimleri. Ne kadar aşınmış da olsalar, bir zamanlar orada olduklarını belli ediyorlar sana. Renkleri seven şehrin isimsiz kahramanları.

Sonrası Kuzeyli inceliğiyle tasarlanmış bir mimari. Mimarinin en insani yaşam şekline uygunluğu. Daracık merdivenlere inat olsun diye çatılara asılan kancalar. Gülümseyen yüzleri anımsatan renkli ahşap panjurlar.

Sonrası yürümek. Yürüyerek o sokaktan sapıp içinden yükselen kahve kokusuna dayanamadığın cafe'lere girip vakit geçirmek. Baktığın pencereden geldiğin sokakta akan hayata karışmak için acele etmemek. Çünkü ordaki an da çok kıymetli. Fotoğraflarda çok güzel çıkman bu yüzden belki de.


Sonrası bisiklete binmek. Bisiklete binerek şehri bir ucundan diğerine dolaşmak. İçine çektiğin oksijenin kıymetini bil, diye. Hava soğuk olsa da hareket ettiğin sürece ısınabilirsin, diye. Şehir o kadar düz ki zaten başka hiçbir şeye ihtiyacın yok, diye.

Sonrası yine yürümek. Yürümenin telaşlı koşturmasından uzaklaşıp içini adımlamak. İçinden, aslında buralara hiç de yabancı olmadığını geçirmek. O iç çekiş anında, içinden bir şeylerin koptuğunu hissetmek. Yaşadığın yere ait olamamanın trajedisi işte.


Sonrası parkta uzanmak. Parkın uçsuz yeşilliğinin içinden yükselen arya sesine kapılmak. Her ağacın, her çimenin, her çiçeğin rengine bakıp büyülenmek. Büyü bozulmasın diye sessizce devam etmek yoluna.

Sonrası sanat. Sanatın-içinden-sanata-geçtiğin-kemerlerin sonundan gelen müziği dinleyip ağlamak. 'ART IS THERAPHY'nin ne demek olduğunu herhangi bir koltuğa uzanmaksızın anlamak. Çocukluğunla o anda yüzleşmek. Kabullenemediğin gerçekliğinin karşısına en gerçekçi hayallerini koymak.


Amsterdam, kendi hayalinde yürümek gibi. Sen hayal ettikçe daha çok gerçek'leşen.

*

Bu şehir artık benim değil. O yüzden her şey 'gitmek' üzerine bundan böyle.

Musluğundan içme suyun akan bir başka şehirde görüşmek üzere.


*bu yazı 17.08.2014 tarihinde trendus.com'da yayınlanmıştır.